|
Engin Erkiner: Bir ülkenin emperyalist olup olmadığını konuşmadan önce bu terimden ne anlaşıldığının açıklanması gerekir. Emperyalist olduğu herkes tarafından bilinen bir ülkeyle bir başkasını karşılaştırıp, aradaki farklardan hareketle “bu ülke emperyalist değildir” sonucuna varılamaz. Emperyalist ülkeler arasında önemli farklılıklar her zaman olmuştur.
Lenin’in değişik makalelerini içeren “Sosyalizm ve Savaş” kitabına bakacak olursanız, Çarlık’ı “feodal emperyalist” olarak değerlendirdiğini görürsünüz. Sermaye ihracı vardır ama azdır. Bu ülkenin emperyalizmi askeri gücünden ve yayılmacılığından kaynaklanmaktadır.
1903’te başlayan emperyalist çağ, kapitalist emperyalizmdir ve buradan hareketle başka türlü emperyalizm olmayacağı sonucuna varılamaz.
Çarlık dünyanın altıda birini kaplayan büyük ülkedir ama coğrafi genişlik ve nüfus olarak karşılaştırılamayacak kadar küçük Japonya’ya –yayılmacılığı yeni başlıyordu- 1905’te yenilmiştir.
Zaman içinde emperyalizm de değişmiştir.
20. yüzyıl başlarında ekonomik ve askeri güç arasında paralellik bulunuyordu, 1960’lı yıllardan sonra bu paralellik zorunlu olmaktan çıkmıştır. Mesela ekonomik olarak Almanya Fransa’dan güçlüdür ama askeri güç olarak önemli oranda zayıftır. Almanya’nın askeri gücü Türkiye’den de azdır. Gelişmiş tank üretmesi ve bunları Türkiye’ye de satması askeri güç olarak daha yukarıda olduğu anlamına gelmez. İleri askeri tekniğe sahip olmakla, bu tekniği savaşa katılacak birimlerle –ordu- birlikte örgütlemek farklıdır. Almanya orduda ciddi personel sorunuyla karşı karşıyadır. Askerliği zorunlu yapacak yasa tasarısı hazırlanıyor ama buna karşı liseler boykota gidiyor. En iyi askeri teknik bile onu yetkinlikle kullanabilecek eğitilmiş insan kadrosu ve bunun alt kadrolarını gerektirir. Almanya bu konuda önemli sıkıntı yaşıyor. Bir ülkede “vatan için hayatımı vermem” düşüncesi gençler arasında belirgin biçimde yaygınsa, o ülkenin ekonomisi gelişmiş olabilir ama bunu aynı oranda silahlı kuvvetlere yansıtamaz.
2000 yılında Alt Emperyalizm ve Türkiye başlıklı kitabı yayınlamıştım (Drive’da benim adımla arayarak bulabilirsiniz). Kitap sessizlikle ya da “olur mu öyle saçma şey” değerlendirmesiyle karşılaştı. Kitapta Türkiye’nin özellikle askeri yönünün ağır bastığını ve buna dayanarak büyük güçler arasında –mesela ABD ve Rusya- bölgesel çapta oynayabileceğini savunmuştum. 15 yıl kadar sonra bu terim sık olarak kullanılmaya başlandı. Kullananların pek azı referans verdi ama bunun önemi bulunmuyor. Hem referansa ihtiyacım yok ve hem de 30 yıl öncesinde yaşamıyoruz; bilgi büyük hızla yayılıyor. Kim, ne zaman, neyi savunmuş, bellidir.
Bugün Türkiye’nin geniş Ortadoğu’da (geniş Ortadoğu; klasik Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya demektir) önemli güç olduğu kabul ediliyor. Afrika’ya da yayılıyor. Yukarda adı geçen kitapta Türkiye’nin çok sayıda Afrika ülkesi ordularına askeri eğitim verdiğini belirtmiştim, şimdi o ilişkilerin sonuçlarını topluyor. Katar ve Somali’de büyük üsleri var. Suriye’nin yaklaşık yüzde 20’sinde askeri olarak bulunuyor. Benzer durum Irak’ta da var, küçük askeri üslerinin sayısı yüksektir, Azerbaycan’da da sürekli askeri varlığı bulunuyor. Küçük askeri birliklerin olduğu ülkeleri saymıyorum.
Eklemek gerekir: Türkiye ordusu büyük savaş tecrübesine sahiptir. Savaş tecrübesi askeri teknik kadar önemlidir ve ancak savaş içinde kazanılabilir. Türkiye ordusu gerilla savaşına karşı mücadelede dünyanın en tecrübeli ordularından birisidir dersek abartma yapmış olmayız.
İHA, SİHA, obüs, deniz savaş araçları üretimindeki gelişmeyi katmıyorum.
Önemli olan bu içeriktir.
Adına ne derseniz deyin… |