|
Engin Erkiner: Dünya Devrimi Gezginleri kitabını okurken bir süredir düşündüğüm konuya rastladım: örgütten ayrılmak zor. Ayrılan ya köşesine çekilecektir ya da devletin safına geçecektir. Gidilebilecek başka yer bulunmuyor. Ancak yetenekli kişiler –onların da sayısı azdır- kendi başlarına örgüt olabilirler. Mesela çok sayıda sıkıntıya katlanmasına rağmen Hikmet Kıvılcımlı için böyle denilebilir. O kendi başına bir örgüttü. Tek kalmaz, örgüt kurar, etkili olmayabilir ama kurabilirdi.
Eskiden, eskiden dediğim 1965 veya 1970 öncesi de denilebilir örgütten ayrılmak zordu. Hannah Arendt’in mülteciler için söylediği çaresizlik burada da görülür: bir yerden ayrılmak istiyorsun veya ayrılmak zorundasın ama gidilecek yer bulunmuyor. Az olmayan sayıda insan örgütten ayrılmak ister ama alternatif olmadığı için istemeyerek kalır.
1965-1970 sonrasında durum değişti, örgütler çoğaldı.
Eskiden tek örgüt vardı denilebilir: TKP. Örgütten ayrıldınız ya da çıkarıldınız mı, politik hayatınız biterdi. Ya köşenize çekileceksiniz ya da devletin safına geçeceksiniz; başka alternatif yoktu. Ancak Kıvılcımlı gibi yetenekli insanlar kendilerine yol açabilirdi.
Örgütler çoğalınca ayrılıklar da çoğaldı. Filanca örgüttesin ve başka çok sayıda örgüt bulunuyor; birine gidebilirsin. Veya kendin de örgüt kurabilirsin. Zayıf mı olur; olsun. Sanki var olanlar çok mu güçlü?
2000 sonrasında ayrılmak daha da kolaylaştı. Eskiden ayrıldınız mı sesinizi duyurabileceğiniz başlıca yer olan medya size kapanırdı. Yaklaşık 25 yıldır herkes sesini duyurabilecek kanallara sahiptir. Çok sayıda internet gazetesi, haber sitesi bulunuyor; birinde olmazsa diğerinde yazabiliyorsunuz, değişik konularda sesinizi duyurabiliyorsunuz.
Adını ve örgütünü vermeyeyim; birkaç yıl önce bir örgütten önemli bir kişinin ayrıldığını duydum. Tanımıyordum sadece isim olarak biliyordum. Örgütü tarafından “örgütsüz kaldı” denilmeye başlandı. Adam başka örgüte girmedi, belki ilerde girer, bilemem. Ama örgütsüz kalmaktan söz edenler anlaşıldığı kadarıyla 21. yüzyıla kadar gelememişler. Adam değişik yerlerde yazılar yazıp sesini duyuruyor, düşüncelerini ifade ediyor. Ne kadar insan bunlara hangi oranda değer verir, orasını bilemem ama açık olan şudur ki değeri örgütlü ya da örgütsüz bulunmasında değil, ifade ettiği görüşlerin gücüyle belirleniyor.
Şu veya bu örgüte olmaktan başka hiçbir özelliği bulunmayan o kadar boş insan bulunuyor ki…
Politik ayrılıklar kolaylaştı ve kolaylaştığı için de sosyalist hareketteki bölünmeler azalmıyor.
Düşünün, 1950’li yıllarda sosyalistler ağır baskı altındaydı ve illegal TKP’den başka örgüt yoktu. Kıvılcımlı’nın bazen ayrı örgütlenmeye ulaşan çabasını da sayabilirsiniz.
Örgüt azdı ve sosyalistlerin etkinliği de çok azdı.
Şimdi etkinlik yine az ama örgüt fazlasıyla bulunuyor.
Bazılarının sadece adı var ama örgüttürler!
İnsanları belirli bir yapı içinde üye veya sempatizan düzeyde tutmak eskisinden daha zordur çünkü çok sayıda alternatif vardır.
Eski otoriter yöntemler de tutmuyor ve insanlar fırsatını buldukları anda gidiveriyorlar.
Önderlik eskisinden daha zordur. Sürekli değişen dünyada birçok konuda hazırlıklı olacaksınız, başarılı politika üretebileceksiniz ve bunlara insanlara anlatabileceksiniz.
Eskiden boş ajitasyon daha kolaydı, şimdi ise bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Eskiden “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” denirdi, şimdi ise en fazla öğleye kadar yanabiliyor.
Bütün bunlar sadece örgütlere değil, örgütsüz de olsa sol politik çizgide kalmakta ısrarlı kişilere ağır yük getiriyor.
İyi gelişmeler de var. Birisi ki önemlidir, sosyalist hareket içindeki düşmanlıklar azaldı. Yok değil, var ama azaldı. 1950’li yıllarda sosyalistler arasındaki düşmanlık bugünkünden oldukça fazlaydı. Hikmet Kıvılcımlı’nın hayatının son günlerinde Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden sınırdışı edilmesini düşünün. Bu nasıl bir düşmanlıktır, adam ölüyor! Zamanın TKP Dış Büro zihniyeti; ölsün ama başka yerde ölsün!
1975-1980 arasında sosyalist hareketin önemli özelliklerinden birisi sol içi şiddettir. Çok sayıda örgüt kendi içinde ya da diğer sol örgütlerden insan öldürdü. Bu özellik yavaş da olsa söndü. Bu sol bir şiddet toplumundan doğduğu için sol içi şiddet tümüyle ortadan kalkmadı ama buna karşı iyi bir bilinç gelişti.
Bir başka önemli gelişme şudur: aralarında teorik olarak ayrılıklar bulunan insanlar kendilerinden olmayanlardaki kaliteyi takdir etmeyi öğrendiler. Sosyalist insanlar arasındaki ilişkide “hangi örgüttensin?” sorusu eski önemini kaybetti, yerini kişinin gösterdiği faaliyet aldı.
Yıllardan beri bulunduğum örgütlerde takdir edilen ama pek de sevilmeyen bir insan olarak başka örgütlerden çok sayıda yakın arkadaşım oldu. İdeolojik olarak ayrıydık ama insan olarak daha iyi anlaşıyorduk.
Yenilikçi bir insanım. Yenilikçilik değişmek ve değiştirmek demektir ve bu da size yeterince düşman kazandırır.
Sonuçta şunu belirtebilirim: sosyalistlerin etkinliği azaldı ve bu durumdan çıkılmaya çalışılmasına rağmen halen yolu bulunamadı. Yine de sosyalistler arasındaki ilişkilerin eskisinden daha iyi olduğunu belirtmek gerekir. Burada genelleme yapıyorum, iyi olmayan örnekler de vardır ama ortalama olarak bakıldığında iyi ilişkiler eskisine göre fazlalaşmıştır.
Bunu ilk kez 1980 yılının sonlarında fark etmiştim. Kısa bir süre için Adana’da idim. Devrimci Yol’dan Mustafa Özenç kendisini yakalayan üç güvenlik görevlisini öldürüp kaçmıştı. Bu eylem 12 Eylül rejimine karşı müthiş bir işti ve bütün örgütlerin kafasında aynı düşünce vardı: biz seni bulamayız, sen bizi bul. Kimi bulursan bul, kendi insanını bırakır, seni hemen ülke dışına çıkarır.
Olmadı, Özenç kardeşinin evinde yakalanacak ve kısa süre sonra idam edilecekti.
Yıllarca Devrimci Yol’la sorun yaşamış bir örgütün kurucuları arasında bulunmama rağmen üzüldüm ve bu konuda tek olduğumu da sanmıyorum.
Ramazon Yukarıgöz’ün idamına da fazlasıyla üzülmüştüm. Birlikte firar eden ekibin içindeydik. Hapishanede aynı koğuştaydık, tanıyordum. Özenç’i ise tanımıyordum. Keşke birilerini bulabilseydi…
İşler zor arkadaşlar, zor ama ilerleyeceğiz…
|