SADECE KÜRT HALKI MI DEĞİŞİYOR? Drucken
Geschrieben von: Erkiner   
Mittwoch, den 01. Juni 2011 um 18:04 Uhr

Engin ErkinerKadını erkeği, genci yaşlısı ve çocuğuyla Kürt halkındaki değişim yıllardan beri gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Bu konuda çok şey yazıldı ve söylendi. Bu yazının konusu Kürt halkının dışında, özellikle de Türk halkındaki değişim üzerinde durmaktır.             Bu amaçla dikkate alınması gereken alan Fırat’ın batısıdır. Ne var ki, Fırat’ın batısındaki değişimde Türk halkının payını saptamak kolay değildir, zira Kürt nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı bu alanda yaşamaktadır.

Fırat’ın batısı Kürtlerinin de bu alanda yaşanan değişimde payı vardır ve bu pay ancak genel olarak tahmin edilebilir.

Emek-Demokrasi-Özgürlük bloğu adaylarının Fırat’ın batısında BDP’li olmayanlarda bile ilgi ve hatta heyecan uyandırması değişimin göstergelerinden birisi olarak görülebilir.

Kürtlere karşı kin ve nefret tohumları ekmekten başka işlevi bulunmayan ulusalcıların iyice marjinalleşmesi bir başta olumlu gelişmedir.

Başbakan’ın seçim kampanyası boyunca kullandığı gerginlik ve savaş dilinin AKP oylarında patlama yaratmadığının ve hatta oy oranının azalmasını engellemediğinin anlaşılması da, toplumun bu söyleme eskisi kadar kanmadığını göstermesi bakımından olumlu bir değişim göstergesidir.

Fırat’ın batısındaki alanda bulunan Türklerdeki değişimi daha fazla yansıtan iki örnek üzerinde duracağım: Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yönelik protesto ve CHP’de ortaya çıkan gelişmeler…

YSK’nın BDP’nin bağımsız adaylarının bazılarını saçma gerekçelerle ve “kesin” olduğu söylenen bir kararla reddetmesini, Fırat’ın batısında çok sayıda sivil toplum kuruluşu (STK) protesto etti.

Bu tür protestolar eskiden de olurdu ama bu kez daha etkindi. Bu protesto Kürt halkının eylemliliğiyle birleşince daha da etkili oldu ve YSK geri adım atmak zorunda kaldı.

Burada geri adım atan gerçekte AKP hükümetiydi.

Bu durum sık sık Türkiye’ye giden birkaç Alman parlamenterinin de dikkatini çekmiş. Fırat’ın batısında sol yönelimli STK’ların etkinliğinin görülebilecek derecede artmasından söz ediyorlar.

Türkiye bir STK cennetidir. Cami yardımlaşma kuruluşlarından kent güzelleştirme derneklerine kadar çok sayıda kuruluş bu kapsamda yer alır.

Bunların büyük bölümü sadece kağıt üzerinde vardır. Gerçekte var olanların önemli bölümü ise gericilerin elindedir ve devletle değişik oranlarda iç içe çalışırlar.

Sol yönelimli STK’ların etkinliğinde artış, toplumdaki olumlu değişmenin göstergelerinden birisi olarak yorumlanabilir.

İkinci örnek CHP’deki değişimle ilgilidir.

Kılıçdaroğlu’nun barış, demokrasi ve özgürlük konusunda Baykal’a göre daha olumlu bir söyleme sahip olduğu görünüyor. Bu söylem yetersizdir, ama eskisine göre yine de ilerlemedir.

Baykal’ın “kaset olayı” ile istifa etmek zorunda kaldığı, yerine gelen Kılıçdaroğlu’nun da partinin gerçek sahibi Önder Sav ve ekibini tasfiye ettiği biliniyor.

CHP’deki bu değişimi “dış güçlerin dizayn çabası” olarak yorumlamak da mümkün…

Ne ki, burada önemli bir soru açık kalıyor:

Deniz Baykal’ın istifaya zorlanması, yerine daha olumlu birisinin geleceğini garantilemez. Böyle bir kişi gelse bile, değişmeyen parti tabanı ve teşkilat yapısı karşısında tutunamaz.

Nitekim Baykal-Sav ikilisi de bir dönem Kılıçdaroğlu’nun tutunamayacağını umut ediyorlardı.

Çok değil birkaç yıl önce CHP Başkanı, Avrupa Birliği Yerel Yönetim Şartı’nın eksiksiz uygulanacağını söyleseydi, sadece parti içinde değil, dışında da küçük çaplı bir kıyamet kopardı.

Kılıçdaroğlu bunu söylediği zaman parti içinden kayda değer bir itiraz gelmedi.

Dahası, Başbakan’ın “bu ihanettir” demesine rağmen, kullanılan bu kışkırtıcı söylem toplumda belirgin bir yankı da bulmadı.

Birkaç yıl önce olsaydı, “Avrupa Birliği’nin bizi bölmek istemesi”nden başlanılarak ne itirazlar yükselirdi…

Avrupa Birliği Yerel Yönetim Şartı, Kürt halkı için yeterli olmamakla birlikte, bunun CHP tarafından savunulması ileri bir adımdır.

Bu adımın parti içinde önemli bir itirazla karşılaşmamış olması, tabanın ve parti organlarında yer alanların değişmiş olduğunu gösterir.

Bu durumda “kaset olayı”na farklı bir yönden de bakabiliriz.

“Kaset olayı”, onu yapanların iradesinden bağımsız olarak, parti tabanındaki değişimin yönetime yansımasının yolunu açmış görünüyor.

Siyasi Partiler Yasası’nın ne kadar anti demokratik olduğu biliniyor.

Bu yasaya göre parti başkanı ve genel sekreteri mutlak hakim durumdadır.

Tabanda ve teşkilat yapısında hangi türlü değişim olursa olsun, yukarıya yansıması imkansız denilecek kadar zordur.

Parti içinde ortaya çıkan bir muhalif, bırakın taraftar toplamak için çalışma fırsatına sahip olmayı, kısa sürede kapı dışarı edilir.

CHP’nin işleyiş kuralları önemli oranda değişmedi, sadece kadrolar değişti.

Bu değişim, tabandaki değişimin yukarıya yansımasıdır.

Tabanda değişim olmasaydı Kılıçdaroğlu o mevkide tutunamazdı.

Benzer bir durum MHP için de söz konusu mudur?

Bu konuda değerlendirme yapmak için yeterli bilgi bulunmuyor.

Bu bilgi muhtemelen seçimden sonra ortaya çıkacaktır.

Burada önemli bir noktayı daha belirtmek gerekir:

Seçim anketleri güvenilmez olmakla birlikte ortaklaşa olarak AKP oylarının azaldığını, oy oranının düştüğünü gösteriyor.

Başbakan’ın gerginlik ve sertlik söylemi beklenilen sonucu vermemiş görünüyor.

Buradan hareketle seçimin AKP için başarısızlıkla sonuçlanacağını söylemek doğru olmaz.

TBMM’nin bileşimi partilerin oy oranına göre değil, kazanılan milletvekili sayısına göre şekillenecektir.

Yüzde on seçim barajı büyük partilere özellikle yarar…

Eğer MHP barajın altında kalırsa ya da AKP bu partiyi oraya itmeyi başarırsa, AKP’nin oy oranı düşse bile, kazandığı milletvekili sayısı eskisine göre artacaktır.

Yüzde on barajı böyle garip sonuçlar elde edilmesine de yarıyor!