Emperyal politika ve geniş Ortadoğu Drucken
Geschrieben von: Erkiner   
Samstag, den 01. Januar 2011 um 11:17 Uhr

Engin Erkiner: Yazıya başlarken okurların yeni yılını kutlar, herkese sağlık, mutluluk ve barış dolu günler dilerim.

Yazının başlığının ilk bölümü Almanya’daki iki parti ile ilgili: FDP ve CDU.

Hür Demokrat Parti (FDP) 2009 yılının sonbaharında yapılan Federal Parlamento seçiminde yüzde 14.8 oranında oy alarak tarihsel bir başarıya ulaşmıştı. Aynı parti, Aralık 2010 sonunda yapılan seçim anketlerinde ise ancak yüzde 3 oranında oy alabilecekmiş gibi görünüyor. Başka bir deyişle, Federal Parlamento seçimi şimdi yapılsa, FDP yüzde 5 barajını aşamayacak ve parlamento dışında kalacaktır. Partiyi tarihsel başarıya taşıyan kadro değişmediği halde, bir yıl içinde tepetaklak olarak adlandırılabilecek düşüş nasıl gerçekleşmiştir?

FDP, yaklaşık 15 aydır Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) ile birlikte koalisyon hükümetinde bulunuyor. İktidarda olan parti, hele de ekonominin hiç de iyi olmadığı dönemlerde oy kaybeder, saptaması doğru olmadığını, CDU’nun oy oranını korumasıyla gösteriyor.

Seçimlerde yüzde 33.8 oy olan CDU, son seçim anketlerinde yüzde 33-35 rakamına ulaşıyor. İktidardaki iki partiden birisi feci denilebilecek oranda oy kaybederken, ötekinin oy oranını koruması açıklamayı gerektiren bir durumdur.

Açıklama şöyle de yapılabilir: CDU da oy kaybediyor, ama iktidar ortağının büyük kaybının bir bölümünü alarak kendi kaybını ortadan kaldırabiliyor.

Muhafazakar seçmenin bir oranda FDP’den CDU’ya kayması, bu partinin oy oranını neredeyse sabit tutabiliyor.

Bu nasıl oluyor?

FDP içindeki bazı açıklamalara göre, asıl sorumlu parti başkanı ve Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’dir. Onun izlediği politika partiyi bu duruma getirmiştir.

Bu görüşün fazla taraftar bulmadığını belirtmek gerek…

Hiç kimse, parti başkanı bile olsa, bir yıldan biraz uzun bir sürede böylesine bir gerilemeye neden olamaz.

Bu büyük kaybın FDP’nin izlediği genel politik çizgiyle ilgisi olması gerekir.

CDU’nun da oldukça farklı bir politik çizgi izlediği söylenemez. Farklılık, bu partinin politik esnekliğinde kendisini gösteriyor.

Almanya’da geçtiğimiz aylarda “CDU’nun sola kaydığı, muhafazakar kesimde boşluğun ortaya çıktığı” konuşuldu.

“Sola kaymak”tan kastedilen, öncelikle, devletin ekonomiye yoğun müdahalesiydi.

FDP, liberal anlayış gereğince, devletin olabildiğince ortalıktan çekilmesini ve piyasanın kendi kurallarıyla işlemesini savunuyordu.

Neredeyse liberalizmin tarihi kadar eski olan bu görüş, özellikle her ekonomik bunalım döneminde yanlışlığını bir kere daha gösterir, ama Liberaller yine de aynı görüşü savunmaktan vazgeçmezler.

Anlaması zor değil, zira bu görüş liberalizmin alameti farikası sayılır.

Bu görüşü kaldırırsanız, klasik sağcılıkla liberalizm arasında kayda değer bir farklılık kalmaz.

Kapitalizm devlet olmadan yapamaz. Sadece ekonomik kriz dönemlerinde değil, krizin olmadığı dönemlerde de kapitalist devletin her zaman ekonomide doğrudan ya da dolaylı olarak önemli işlevi vardır.

Almanya’da bankacılık sektörü bütün Avrupa ülkelerini sarmış finans krizinden fazla etkilenmedi. Bunun önde gelen nedeni, bankacılıkta devletin önemli yerinin olması ve bu nedenle de bankaların daha az finans maceralarına girmesiydi.

Yine de bütçe üzerinden büyük transfer yapılarak kurtarılması gereken birkaç batık büyük banka vardı.

FDP buna karşı çıktı. “Piyasa mekanizmasına göre batan batsın” anlayışını savundu.

Almanya solu önce ikircikli bir durumda kaldı, ardından da bu bankaların devlet eliyle kurtarılmasına onay verdi.

Gerekçeleri şöyleydi: “Bu bankalar batarsa on binlerce çalışan işsiz kalacak. Bunun engellenmesi gerekir. Devletin bu bankaları kurtarmasının karşılığında bankalarda devlet denetimi artırılmalı, çalışanlar da yönetime katılmalıdır.”

Bunun akılcı bir gerekçe olduğunu belirtmek gerekir.

Sol, bankaların devletleştirilmesini istiyor, ama şu anda bunun koşulları bulunmuyor. O zaman bankalar üzerinde devlet denetiminin artırılmasını savunmak gerekir.

Bu önlem, solun istediği oranda gerçekleşmedi, ama sonuçta bankalar üzerindeki devlet denetimi hissedilir oranda arttı.

Kendi başına bu önlemle kapitalizme bir şey olmaz. Sorun karşısında tutum belirlenmesi gerekiyordu ve belirlendi.

FDP, daha sonra, sosyal yardımın kaldırılmasını istedi.

CDU ve daha az oranda SPD sosyal yardımın sürekli kısılmasından yanadır ve yıllardan beri de bu doğrultuda adımlar atmışlardır.

İş bulamayan ve çalışamayacak durumda olanların asgari ihtiyaçlarını bile zor karşılayan sosyal yardımın giderek kaldırılmasının savunulması insanların tepesini attırdı. Sosyal yardım sorunu olmayan insanlar bile bu talebe kızdı.

“Üç beş kişi değil ki bunlar, en az 5-6 milyon insan. Ne yapacaksınız bu insanları?”

FDP’nin çözümü, “bu işi kiliseler, sosyal yardım kuruluşları yapsın, ama belirli kurallara bağlanarak devletin yaptığı bir iş olmasın” yönündeydi.

FDP’nin oy oranının tepetaklak aşağıya inmesi bundan sonra başladı.

FDP’nin istediği uygulama ABD’deki sisteme benziyordu. Milyonlarca insanın asgari sağlık hizmetlerinden bile yararlanamadığı, asgari ihtiyaçlarının karşılanmasının ise rastlantılara bağlı olduğu bir sistem…

CDU böyle bir uygulamaya karşıdır, denilemez. Yıllarca gelişmiş bir sosyal devletin olduğu Almanya’da, bu sosyal devlet önemli oranda zayıflatılmış olsa bile, böylesi bir uygulamayı kimse kaldıramazdı. CDU da bunu biliyordu.

Dahası, ABD’den sonra –açık farkla geriden gelerek de olsa- değişik ülkelerde en fazla askeri bulunan, Afganistan’daki savaşa katılan Almanya, içerde bu denli zıtlaşmayı kaldıramazdı.

Sosyalist bir insanın Hıristiyan Demokrat bir partinin politikasını dikkatle izlemesi okura garip gelebilir.

Sosyalistler, küresel çapta amaçları olan insanlardır. İşe tek ülkelerden ya da bölgelerden başlamak zorunda olsalar bile, kapitalizm karşıtlıkları küresel boyuttadır.

Emperyal politikaları dikkatle izlemek gerekir.

Sadece genel amaçlarımız için değil, Türkiye’yi daha iyi anlamak için de böyle bir izleme gereklidir.

Türkiye bu işin acemisi… Bölgesel etkinlik için büyük çaba gösteriyor ve bazı adımlar da atıyor, ama ilan edilen büyük amaçların hayli gerisinde kalıyor.

Yine de denemekten vazgeçmiyor.

Hepimizin bu politikayı dikkatle izlememiz gerekiyor.

Sadece Kürt sorununda barışçı ve demokratik bir çözüm değil, ülkenin sola kayması da giderek bölgesel bir sorun haline geliyor.

Bölgeden kastedilen, geniş Ortadoğu’dur.

Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Asya…

Türkiye yönetimlerinin 20 yıldan beri özellikle oynadıkları geniş bir alan…

Buna şimdilik az oranda kalan Afrika’yı da katabilirsiniz.

Bu ülkeyi sadece bu ülkeden ibaret sanırsak, büyük yanılgılarla karşılaşmamız uzak değildir.