|
M. ŞEHMUS GÜZEL: Elias Petropulos’la söyleşiden ilginç birkaç parça : “PARİS BÜYÜK BİR YOL KAVŞAĞIDIR”
- Sayın Elias Petropulos, 20 yıla yakın bir süredir Paris'te yaşıyorsunuz. İlginç gözlemleriniz olduğunu sanıyorum. Fransa ve Fransızlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Paris'te yaşıyorum, çünkü Paris büyük bir yol kavşağıdır. Paris'te Fransızca ya da Fransızlar için kalmadığımı özellikle belirtmeliyim. Fransızlardan nefret ediyorum. Entelektüel liberalizmlerinden de tiksiniyorum. Bana sorarsanız, Fransız düşüncesi 30 yıldır ölü durumda. Başka birçok uygarlığın hayranıyım. Örneğin Alman uygarlığı... 1983-84 yıllarında Berlin'deydim; orası bugün gerçekten özlem duyduğum tek kent. Yine de, herşeyden önce İtalyanları beğeniyorum. Günümüzün en uygar ulusunun İtalyanlar olduğunu düşünüyorum. - Fransız düşüncesinin öldüğü kanısına neden ve nereden varıyorsunuz?
- Örneğin son 30 yılda doğru dürüst yeni bir şair bile çıkaramadılar. Hele Fransız sinemasından hiç söz etmeyelim. Tamamen yok olmuştur. Bugünkü Fransız sineması bombok, beş para etmeyen bir sinemadır. Fransa'da Sovyet sinemasını çok beğeniyorum. Dünyanın en iyi sineması Sovyet sinemasıdır. -1944’te 16 yaşındaydınız ve ülkenizde nazilere karşı direniş hareketine katıldınız..
Evet, 1. ve 2. direniş hareketlerine katıldım. Geçen yıla kadar direnişe katıldığımdan hiç söz etmemiştim. En yakın arkadaşlarım bile yaşamının bu bölümünü bilmiyorlardı. 1. direniş Almanlara, nazilere karşı düzenlenendir. Öldürücü, çok zor bir hareketti. En küçük hata ölümle sonuçlanabiliyordu. Çok can kaybettik. 1947-49 arasındaki 2. direniş, yani bizim iç savaşımız, ise ilkinden çok daha acımasız, çok daha sert ve öldürücü oldu. Faşist Yunanlılar ve Yunan ordusu, nazilerden, Alman ordusundan, hatta SS'lerden çok daha korkunç ve acımasızdılar. Nitekim bu direnişte daha fazla kayıp verdik. - Neden Yunanlılar birbirlerine karşı daha insafsız davrandılar? -
- Çünkü bu olay, önce İngiliz liberalizminin karşı saldırısının bir parçasıydı. Sonra Truman doktrini ile ABD devreye girdi. Amaç, solu, direniş hareketini yok etmek, solcuları ve direnişçileri ortadan kaldırmaktı. Hepimizi tek tek öldürmek istiyorlardı. Yunanistan'da solun kökünü kazımak istiyorlardı. Zor bir dönemdi. Acılıydı.
BERLİN İSİMLİ KENT
- Biraz önce en çok sevdiğiniz kentin Berlin olduğunu söylediniz. Berlin’de Türklerle, Türkiyelilerle karşılaşıp, tanıştığınızı biliyorum.
- Evet. 1983-84 yıllarında Berlin’de Kreuzberg’te kaldım. Sanatçılar Vakfı gibi bir kurumun konuğu oldum. Çok rahattım. 40 km x 50 km boyutunda, Paris’ten çok daha yaygın ve geniş olan Berlin’in bu alabildiğine büyük ve çok ünlü mahallesi Türklerin, her görüşten ihtilalcilerin (Petropulos “gauchistes” diyor.Bu sözcüğü Türkçeye “aşırı solcular” veya “ihtilalciler” biçiminde çevirmek olası. Ben ikincisini tercih ediyorum. MŞG), artistlerin, punkların, yani her türlü marjinalin yaşadığı, inanılmaz havası, inanılmaz derecede renkliliği olan bir yer. Çok ilginç ve çok güzel bir yer.
- Bugünlerde Paris’te Berlin deyince akla Wim Wenders’in son filmi Der Himmer Über Berlin geliyor. Bu filmi gördünüz mü? -
Hayır, hayır. Bu herifi hiç sevmem ve büyük bir sinemacı olarak kabul etmiyorum. Ondan önce, kamuoyunca pek tanınmayan Alexandre Klunge gibi gerçekten çok büyük Alman sinema ustaları var. Kanımca en büyük Alman sinemacısı Klunge'dir. Wenders yüzde yüz tüccar. Amerikalılara satılmış, çok iyi "public relations" (halkla ilişkiler) içinde, her yerde tanıdığı olan inanılmaz ölçüde cambaz bir sinemacı. Ama asla büyük sinemacı değil. 16-17 yaşındaki kızların belki hoşuna gidebilir ama, bana hiçbir şey vermiyor. Oysa Alexandre Klunge gerçekten büyük sinemacı ama, tanınmıyor. Doğal. Çünkü burjuvazi özgür düşünceleri sevmiyor ve engelliyor. Oysa Wenders kapitalistlerin parasıyla çalışmakta. - Neden Fransız sineması öldü diyorsunuz?
- Fransız sineması diye bir şey yaşamıyor da ondan. 30 yıldır zevkle izlenebilecek bir Fransız filmi bulamadım. Biliyorsanız, siz üç film ismi verin. - Şu anda örnek ve isim vermem biraz zor. Ben de Fransız sinemasının şu anki konumunu pek sevmiyorum. Fransız sineması son yıllarda çok geveze bir sinema oldu. Film yerine roman çekiliyor. Çok konuşulan, sinema dilinden uzak ürünler. ABD filmlerinin bastırmasının da etkisiyle. Ama yine de sizin Fransız sinemasının ölüm nedenlerini belirtmenizi rica ediyorum. FRANSIZ SİNEMASINDAN FRANSIZ BASININA
-Bakınız şu son haftalarda Paris’te birçok iyi nitelikli İtalyan ve Polonya filmleri var. Ama Fransız basınında bunlara ilişkin dişe dokunur bir şey yayımlanmıyor. Fransız basını dünyanın en aptal, en milliyetçi hatta en faşist basınıdır. En başta Le Monde gazetesi. Dünyanın en sağcı gazetesidir. Daha da komiği, Le Monde'un kendisine dünyanın en büyük gazetesi havasını vermeye çabalamasıdır. Oysa en büyük basın Alman basını. Büyük basın ve en büyük gazetecilik “okulu” İngiliz basını ve gazeteciliği. Zaten dünyada gazeteciliği kuranlar da İngilizlerdir. Almanya ve İtalya'da da kökeni geçmişe uzanan ciddi, yetkin bir gazetecilik geleneği ve "okulu" vardır. Fransa'da böyle bir şey yok. Bu ülkede gazetecilik laf ebeliğinden başka bir şey degil. Örneğin Liberation'u ele alalım. Kurulduğu yıllarda (1970’li yılların başları) ihtilalci (Petropulos “gauchiste” sözcüğünü kullanıyor.MŞG) bir gazete iken daha sonra Paris ve Lyon kapitalistlerince, patronlarınca satın alındı ve patron gazetesine dönüştü. Bugün ABD gizli servislerinin emirlerine göre yayın yapıyor. Dahası, her gün binlerce baskı kusuru, dil ve dilbilgisi yanlışı ile dolu berbat bir gazete.Liberation "okuma-yazması olmayan" gazetecilerin gazetesidir.Zaten artık almıyorum. Büyük gazete, örneğin Almanya'nın Die Zeit'ıdır. Brüksel'in Le Soir’ı da daha ciddidir. Hollanda basını, Londra’da The Times, Milano basını vb. anılmaya değer.Liberation,Roma’da yayımlanan Republica'nın çok kötü bir kopyası. Sadece o mu, Fransa'daki küçük boy basının tamamı, geçenlerde yayımına son veren Le Matin, Le Quotidien de Paris ve diğerleri de Republica’nın çok kötü örnekleridir. Le Monde kendine bir snop havası vermek istiyor, ama tutturamıyor. Çünkü Fransızların snop olma yeteneği yok. Snop olmaya hakları da yok. Fransa inanılmaz bir çöküntünün, gerilemenin öncül yıllarının içinde şu sıralar. Le Monde’da da her gün binlerce hata yapılıyor. Hatalarını yüzlerine vuran bir mektup gönderseniz, asla yayınlamazlar, kaybolur gider. Fransa basınının bu içler acısı kötü durumu nedeniyle Le Canard Enchainé gibi bir gazete var. Bu çok mucizevi bir gazete değil. Bir kligin, yobaz bir tarikatın gazetesidir. Fransa basınında diğer gazetelerin bıraktığı boşluk sayesinde yaşayabiliyor. - Le Canard Enchainé’ye, “büyük basın”ın ele almak istemediği borsa skandallarını ve siyasetcilerin yolsuzluklarını ve rüşvet olaylarını araştıran bir gazete olması nedeniyle Fransa basının “baş belası” diyebilir miyiz? -
Evet, elbette. İtalya veya Almanya’da Le Canard Enchainé gibi bir gazete yok. Çünkü bu ülkelerde “büyük basın” çok iyi ve gerçek gazetecilik yapıyor. Bu ülkelerde basın görevini hakkıyla yerine getiriyor. Bugün örneğin Berlin basını çok ciddi siyasi ve edebi eleştirileriyle burjuvaziyi sarsıyor. (...)
(Kitapta: s. 43-46’da.) SÖYLEŞLER : VİR-GÜL-ÜNE DOKUNMADANKALDIRAÇ YAYINEVİ, İSTANBUL, 2008. |