|
Engin Erkiner Politik bilimde imparatorlukların incelenmesinin önem kazanması görece yeni sayılır. Özellikle imparatorlukların parçalanarak ulus devletlere dönüşmeleri önemli ve yeni bir konudur. Mesela şu an –arada bir- okumaya çalıştığım Nationalizing Empires kitabı 2015’te basılmış. İngiltere’nin, Fransa’nın, İspanya’nın, Rusya’nın, Avusturya-Macaristan’ın ve Osmanlı’nın sömürge imparatorlukları bulunuyor. Bunlar genellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında hemen veya bir müddet sonra parçalanıyorlar ve değişik ulus devletler ortaya çıkıyor. Tek parçalanmayan imparatorluk Rusya’dır. Çarlık’ın yaklaşık sınırları korunarak SSCB kuruluyor. Dünyanın altıda birini kaplayan Rusya’nın parçalanmadan dönüşmesini sağlayan Ekim devrimidir. Başka yazıda da anlatmıştım sanıyorum ya da 50 Yıl Sonra TDAS’ta ayrıntılı olarak anlattım; Bolşeviklerin iç savaşı kazanmasında Çarlık ordusundan Kızıl Ordu’ya katılan subayların önemli rolü bulunuyor. Bu subayların büyük bölümü Rus milliyetçisidir ve şöyle düşünüyorlar: Rusya gibi büyük bir ülkeyi ancak Bolşevikler bir arada tutabilir. Ne devrilmiş Çarlık ve ne de Wrangel ve Denikin bunu yapamazlar.
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı iptal edilir, yerini halkların kaderini tayin hakkı alır. Ulus burjuvaziyi içerir, halk içermez. Rusya’yı oluşturan çok sayıda halkın içinde sadece burjuvaların az buçuk gücü vardır. Burjuvalar da Wrangel ve Denikin ordularını destekleyen İngiltere yanlısıdır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı demek, çok sayıda halkın İngiltere’nin yanına burjuvaları tarafından sürüklenmesi demektir. Buna izin verilemez, UKTH iptal edilir, yerini halkın kendi kaderini tayin hakkı alır. Halk da –doğal olarak- Bolşevikleri tutacaktır, tutmayanlar olursa Kızıl Ordu tarafından ikna edileceklerdir.
Devrim balo olmadığı gibi tarih de ahlak dersi değildir.
SSCB böyle kuruldu. Daha geniş bilgi için E.H. Carr’ın üç ciltlik Bolşevik Devrimi’ne (özellikle birinci cilt) bakabilirsiniz (Türkçesi vardır).
Sömürgecilik sadece sömürgede yaşayan halkı değil, sömürgeciyi de etkiler. Sömürgelerin değişik yollardan bağımsızlıklarını kazanmaları genellikle sömürgeci ülkede büyük çalkantılara neden olur. Fransa bunun açık örneğidir. Vietnam’ın bağımsızlığı Fransa’yı çok etkilememiştir ama Cezayir’inki etkilemiştir. De Gaulle’nin olağanüstü durum ilan ederek 4. cumhuriyetten 5. cumhuriyete geçmesi yani devlette önemli değişim yaşanması gerçekleşmiştir. Sonraki olağanüstü durum ise 2005’teki banliyö isyanları sırasında gündeme gelecektir.
Eğitimli bazı insanlar var ki, eleştirirken aptal dememek için kendimi tutuyorum. Fransa’yı demokrasinin beşiği görüyorlar. Bir yandan doğrudur ama bu demokrasi yıllarca sadece ırk olarak Fransızlar için geçerli olmuştur. Bütün Fransız vatandaşları için bile geçerli olmamıştır.
Mesela Cezayir savaşının kızgın günlerinde Ulusal Kurtuluş Cephesi savaşı Fransa’ya taşır. Askerlere ve polise karşı eylemler yapmaya başlarlar. Ülkede çok sayıda Cezayirli işçi olarak çalışmaktadır ve hükümet bir bölümü Fransız vatandaşı olan Cezayirlilerin ülkenin belirli kentlerine girmelerini yasaklar.
1960’lı yılların başlarında Paris’te Cezayir’in bağımsızlığı için Arapların düzenlediği gösteriye polis ateş açar, en az yüz kişi ölür.
Benzer yasak bu insanların torunları sayılabilecek banliyö sakinleri için de uygulanacaktır. “Dedelerimize nasıl davrandıysanız, bize de aynısını yapıyorsunuz” o günlerin cümlesidir. Bu gençlerin tümü Fransız vatandaşıdır, ana dilleri de Fransızcadır.
İmparatorlukların parçalanması ve imparatorluğun asıl unsuru olan milliyetin uluslaşması genellikle şiddetle birlikte gerçekleşir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk ulusu yoktur ve zaten o dönemde belirleyici olan milliyet değil dindir; Müslüman olmaktır.
Osmanlı önce Osmanlı kimliği oluşturmaya çalışır ama önce Yunanistan ardından Sırbistan’ın imparatorluktan kopmasıyla bunun gerçekleşemeyeceği görülür. Ardından imparatorluktaki Müslüman halkların birliği savunulur (pan islamizm) ama bunun da tutmadığı görülür. Türklük bunun ardından gelir.
Bu tarih kanlı bir tarihtir ve başka türlü olması da düşünülemez.
İttihat ve Terakki ve ardından Kemalistler değişik katliamlar yaptılar. Bu durum Osmanlı’nın son dönemlerine ve cumhuriyetin kuruluş yıllarına özgü değildir. Balkanlarda ortaya çıkan yeni ulusal devletlerin tarihine bakın; kanlı tarihlerdir.
Bu tarih ve bu tarihin doğurduğu sınır sorunları 20. yüzyılın sonlarında da sürmüştür.
Olmasa daha iyi olurdu ama olup bitenler bize özgü değildir.
Osmanlı subayları –aralarında Mustafa Kemal de vardır- milliyetçiliği ve çete savaşını özellikle Bulgarlardan öğrendiler. Dağa çıkıp padişaha isyan eden Resneli Niyazi’yi hatırlayın.
Çok sayıda insanın “kimim ben?” diye sorduğu acı bir dönemdir. Diyelim ki kökeniniz Arnavut ama kendinizi başka sınırlar içinde buluyorsunuz. Nereye ait olacağınızı kökeniniz değil yaşadığınız sosyalizasyon belirliyor.
Habsburg monarşisiyle Osmanlı yıllarca rakip olarak savaşıyorlar, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefik oluyorlar ve ikisi de kaybeden tarafta yer alıyor, imparatorluklar parçalanıyor.
Paralel bir tarih, kocaman kitaplarını kütüphaneden aldım ama baştan aşağıya okumaya fırsat bulamadım.
|