BİR KİTABI GENİŞLETMEK... PDF Drucken E-Mail
Geschrieben von: Erkiner   
Sonntag, den 31. August 2025 um 18:29 Uhr

Engin Erkiner: Verdiğim sözü unutmam ve yerine getirmeye çalışırım. Geleceğe Dönüş kitabı Ekim 2016’da yayınlanmış… Kitabın adıyla kastedilen sosyalizmde geleceğin kaybolduğu ve yeniden oluşmasının nasıl yapılabileceğiydi… Nietzsche’nin belirlemesidir: gelecek de en az geçmiş kadar bugünü belirler. Geleceğe yönelik olarak inandırıcı bir projeniz yoksa bugününüz de yok demektir. Projeler zaman içinde değişebilir, eklemeler ve çıkarmalar yapılabilir ve asıl önemli olan en başta kendinizin inandığı gelecek projenizin olmasıdır.

Reel sosyalizmin pratiğinde radikal düzeltmeler yapılmadan gelecek projesi oluşturmak mümkün değildir.

Kitabı hayatta olan Teslim Töre’ye göndermiştim. Okumuş ve “ilk defa sosyalizmin geçmişi ve geleceğiyle ilgili değişik belirlemeler yapan bir kitap okudum. Bunu genişletmelisin” demişti. Yaparım, demiştim ama bir oranda yapabildim demeliyim.

Reel sosyalizmin geçmişiyle ilgili olarak yaptığım belirmeleri dokuz yıl sonrasında da savunuyorum. Bunlardan bazılarını genişletilmiş baskısı çıkacak olan Demokratik Almanya Cumhuriyeti tarihiyle ilgili kitapta daha ayrıntılı anlattım. Walter Ulbricht’in 1970 yılında yaptığı konuşmada sosyalizmle komünizmi ayıran belirlemesi üzerinde özellikle durdum.

Geleceğe Dönüş’ün geliştirilmesi gereken yanı geleceğin sosyalizmiyle ilgili olmalıdır.

Bunu bir oranda yapabildim. O yıllarda pazar sosyalizmi konusunda bilgim zayıftı; sonraki yıllarda bu konuda pratiği inceleyen üç kitap yazdım: Çin Sosyalizmi (1949-2022), Vietnam-Laos ve Pazar Sosyalizmi, Kuzey Kore ve Pazar Sosyalizmi. Küba’daki benzer gelişmeyle ilgili olarak video yapmıştım, belki ilerde kitap da yazarım.

Geleceğe Dönüş kitabındaki en önemli belirleme küçük üreticiliğin devrimdeki rolüyle ilgilidir. 20. yüzyıldaki devrimlerin tümünün küçük üreticiliğin önemli ve bazen de belirleyici katkısıyla yapıldığını açıkladıktan sonra, sosyalist devrimin temel gücünün işçiler ve küçük üreticiler olması gerektiğini belirtmiştim.

20. yüzyılda köylülük, dışarıdan iletilen bilinçle, komünist partisi önderliğinde hem demokratik ve hem de sosyalist devrimi yapabilmişti.

Gözleri işçi sınıfından başkasını görmeyenlerin yeni sayılabilecek tezi şöyledir: artık işçi sınıfı çoğunluktur, dolayısıyla işçi sınıfı da işçi sınıfı denir…

Ne diyeyim, bu insanların kafası almıyor diyebilirim ancak…

İşçi sınıfı içinde eskisinden büyük ayrışma bulunuyor. Yarı feodal ülkelerdeki az ayrışmış köylülerle devrim yapmak, çok ayrışmış işçilerden daha kolaydı. İşletmeler küçüldü, işçilerin toplu davranabilmek özellikleri zayıfladı, dayanışma zayıfladı, prekarya olarak adlandırılan ve çalışan ama düzensiz ve düşük ücretli işlerde çalışanların sayısı klasik işçi sınıfını geride bıraktı.

Hepsini işçi sınıfı olarak görebilirsiniz ama işçi sınıfı çoğunluk olunca işler kolaylaşmıyor.

Sanılmasın ki işçi sınıfının sadece sayısı artmıştır, yapısında önemli değişiklikler yaşanmamıştır.

Pazar sosyalizmiyle –ülkelere göre farklılıklar gösterebilir- sosyalizmin ekonomik teorisi yenilendi denilebilir. Komünist partisi önderliğinde sosyalist ekonomiyle pazar mekanizmasının birleştirilmesi olarak tanımlanabilir sosyalizmin bu çeşidi. Bunu uygulayan ülkeler, başta Çin ve Vietnam olmak üzere önemli ekonomik gelişme gösterdiler.

Bu ülkelere “artık kapitalist oldular” diyen arkadaşlara şunu sormak gerekir: yaşanılan büyük ekonomik gelişmeyi herkes kabul ediyor, görünürdedir, açıktır. Geçmişteki sosyalizm bu ekonomik gelişmeyi sağlayamadıysa ve –size göre- kapitalizm sağladıysa, hala sosyalist olmanız gerekmez; öyle değil mi? Bu ülkelerde gelir eşitsizliğinde artışın yanı sıra ekonomik refahta önemli yükselme IMF raporlarında bile okunabilir.

Geleceğin sosyalizmiyle ilgili geliştirilmesi gereken iki önemli konu daha bulunuyor.

Birincisi; devlet teorisidir. Şu anda ona çalışıyorum, oldukça büyük bir konudur. Sosyalist toplum için devlet teorisi kafadan üretilmez. Değişik yazılarda ifade ettiğim gibi güçlü bir kapitalizmle birlikte yaşamak zorunda kaldığı sürece sosyalizm devletli olmak zorundadır, ama nasıl bir devlet?

Bunun için başlıca bütün devlet teorilerinin incelenmesi gerekir.

Sanmayın ki alan boştur. Çok kişi konuyla ilgili olarak değişik bakış açılarından üretmişler. Almancada devlet bilimiyle ilgili farklı ülkelerin devletlerini inceleyen bir seri var. Son gördüğüm listede 89 kitap yayınlanmıştı, muhtemelen sayı artmış olmalıdır.

Hepsini okumak gerekmez. Mesela Jean Bodin’in altı ciltlik devletle ilgili yapıtı vardır ama eskilerde kalmıştır. Makyavel önemlidir ama biliyorum zaten…

Bir de o dönemde ulusal devletler yoktur, ya imparatorluklar ya da kent devletleri vardır. Mesela Makyavel için bu Floransa’dır. Yine de önemli belirlemeler yapmıştır ama incelediği ulusal devlet değildir.

Bu kitapları seçerek okumaya başladığımda öğrendiğim ilk şey, devletle ilgili genelde kabul edilen tanımların geçerliliklerinin Avrupa ülkeleriyle sınırlı olduğuydu. Hayret ettim ama doğru. Mesela Max Weber’in devleti “belirli sınırlar içinde (ulusal sınırlar) meşru zor kullanma hakkına sahip yapı” olarak tanımlaması genel olarak kabul edilir ama bazı Latin Amerika ülkelerinde –mesela Meksika, Kolombiya- geçerli değildir. Bu ülkelerde devletle ilişkili ama ondan da bağımsız, bazen devletle de çatışan silahlı güçler vardır.

Bu inceleme ve yeniyi üretmeye çalışmak ne zaman biter, bilemiyorum.

İkinci konu ise Marx’taki önemli kavram yabancılaşmayla ilgilidir. Marx’taki yabancılaşma ekonomik yabancılaşmayla sınırlıdır, gerçekte ise kapsamı daha geniştir. Bu konudaki eleştirileri biraz okumuştum ama fazla bilgim olduğunu söyleyemem.

Unutmamak gerek; pazar sosyalizmi ülkelerindeki gelişmeleri sürekli izlemek gerekiyor.

Yazıyı bitirirken insanların neden sürekli Çin’e baktıklarını, Vietnam’daki benzeri gelişmeyi görmezlikten geldiklerini anlamadığımı belirtmem gerekiyor.