TANRI VARSA EĞER... PDF Drucken E-Mail
Geschrieben von: Erkiner   
Sonntag, den 17. August 2025 um 19:29 Uhr

Engin Erkiner: Tanrının olup olmadığı sorusu metafizik bir sorudur. Cevabı bilinemez. Yüzyıllardan beri bilimsel gelişme olmadığı yönünde yeni kanıtlar sunmaktadır, eskisine göre varolduğunu savunmak zorlaşmıştır ama kesin sonuç yoktur.

Metafizik belirlemesini küçümsemek anlamında kullanmıyorum. Metafiziği biraz öğrenenler bunun Aristo zamanındaki gibi kalmadığını, önemli oranda geliştiğini görebilirler. Zamanım olsa modern metafizik teorilerini öğreneceğim ama üretim yapılması gereken konu o kadar çok ki fırsat kalmıyor.

Cevabı bilenemeyen sorular sormak metafiziğin özelliklerinden birisidir. Bu bağlamda Marx’ın “insanlar ancak cevabını bulabilecekleri soruları sorarlar” belirlemesi doğru değildir. İnsanlar çok eski zamandan beri cevabını bilmedikleri ve o günün şartlarında bilemeyecekleri sorular sormuşlar, cevabı ya bulamamışlar ya da uydurmuşlardır.

Mesela evrenin en uzak köşesindeki fizik yasalarının, dünyamızda geçerli yasalar oldukları kabul edilir. Edilmek zorundadır çünkü o uzak köşede olup bitenleri başka türlü açıklayamayız. Bugüne kadar tersi örneğe rastlanmamış olmakla birlikte gerçekten böyle midir, kesin olarak bilmiyoruz. Günün birinde tersi örnekler çıkabilir.

Paralel evrenler tezi önemli bir fiziksel teoridir. Başka evrenlerde –mesela anti maddeden oluşan evrende- aynı fizik yasaları mı geçerlidir, bilmiyoruz. Aynı olduğunu varsayıyoruz, başka türlü o evrenle ilgili araştırma yapamayız, düşünmek bile zorlaşır.

Kadının biri çok sevdiği ve yıllardır birlikte yaşadığı eşi öldüğünde paralel evren konusunu sormuştu. Gün gelip paralel bir evrende buluşabileceklerini düşünüyordu. Ben de “bu kadar umutlu olma” demiştim. “Paralel evrende, evrende oluşmuş hafıza silinebilir; sen onu o da seni tanımayabilir” demiştim.

Bunlar faraziye tabii…

Devrimci olmadan önce de ateisttim. Yani materyalizmi öğrenerek ateist olmadım, daha önceden ateisttim. Bu nasıl oldu, fikrim yoktu. Yıllar sonra sosyal psikolojinin özellikle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki tarihini okuyunca hayretler içinde kalarak öğrenmiştim: babalarıyla sorun yaşayan çocuklarda güçlü Tanrı tanımazlık eğilimi vardır. Tanrı da baba yerine geçiyor ya…

O dönemin sosyal psikologları Avrupa ülkelerinde yükselen faşizmi komünistlerden önce anlamışlardı. Almanya’da faşizmin işçiler arasında kitle temeli bulunduğunu ilk açıklayan anket temeline dayalı ilk sosyal araştırmayı yapan Max Horkheimer’dir (yanında bir isim daha vardı ama şimdi aklıma gelmedi).

Tanrı ile ilgili şu belirleme hoşuma gider: önemli olan Tanrı’ya inanmak değil, Tanrı’nın inandığı insan olmaktır.”

Müthiş bir belirleme…

Tanrı varsa eğer, inandığı insanlardan birisi olduğuma eminim.

Neden derseniz, siz de hayatınız boyunca çok sayıda insanla değişik çelişkiler yaşamışsınızdır ve bu normaldir. Bir de ellerinden gelen her kötülüğü yapmaya çalışan, sizinle sürekli uğraşan insanlar vardır. Hayatımda bunlardan üç tane vardı ve üçü de belasını buldu diyebilirim. Bunda benim de rolüm vardır ama benden çok daha fazla açıklanamayacak başka rol de bulunuyor.

Mesela ayrıldıktan sonra bile benimle uğraşmayı bırakmayan, bir şey de yapamayan ilk eşim. Yirmi yıl kadar önce bir daha bağlantımız olmayan kızımdan ciddi hastalığını öğrenmiştim. Halen yaşıyor mu, bilmiyorum. Bana bir şey yapamadı ama kızın psikolojisini rezil etti. Böyle dediğime bakmayın, şimdi 49 yaşındadır. İlişkimiz yok, bundan sonra da olmaz.

Anneler gününde annelerle ilgili güzellemeleri gülerek okurum. Kızlarının hayatını neredeyse mahvetmiş çok sayıda anne tanıyorum. Bütün anneler böyle değil tabii ama böyleleri de az değildir.

Bir diğerinin başına gelenlere ben de biraz şaştım. Ben ve başka arkadaşlar birlikte bunu fena yaptık ve sonra da ilgilenmeyi bıraktık. Ardından yıllardır çalıştığı Muhabarat Suriye’de rejimin yıkılması sonucu çöktü, bu da duyduğum kadarıyla Lübnan’a kaçmış. Çalıp çırpmayla edindiği gayrı menkuller gitmiş, daha öncesinde de açık kalp ameliyatı geçirmiş.

Beter olsun, başka bir şey söylemeyeceğim.

Sonuncusu ise tipik bir erkek… Eşi İstanbul’daki iki kadın sorumludan birisiydi ve adam eşinin kendisinden daha üst düzeyde bulunmasını kaldıramıyordu. Bu nedenle bana düşmandı. Başka neden bulunmuyordu çünkü aramızda düşmanlığı gerektirecek bir şey olmamıştı. Ben yakalandıktan sonra da benimle ilgili her çeşit pisliği yapmayı sürdürdü.

Yıllar sonra eşinden ayrıldığı için bunalıma girdiğini öğrenecektim. Sonrasını bilmiyorum, bana ne…

Eşi kaliteli bir kadındı ve bizde, örgüt olarak bölge sorumlusu ve hatta genel komite üyesi kadınlar vardı.

Kadınlara yönelik özel statümüz yoktu, sadece yetenekli kadınların gelişmelerini engellemiyorduk. Sen de gerekli yeteneklere sahip ol, sen de sorumlu ol; öyle değil mi?

Bunlara özellikle zor dönemlerde yardımcım olmuş şansımı da ekliyorum. Örgütün kurucu kadrosundan benim dışında hayatta kalan bulunmuyor. Bunun nedeni biraz dikkatli olmaksa biraz da şanstır. Başka açıklama bulmak mümkün değildir.

İkinci kızımın adı Ömür, iç Anadolu sorumlusu olan ve elinde bomba patlaması sonucu ölen kadının adıdır.

Yüksel de böyle ölmüştü. Bu tür ölümler insanı psikolojik olarak özellikle kötü etkiliyor. O günlerdeki berbat psikolojimi hatırlarım (ikisi de kısa aralıklarla hayatını kaybetti, 1977 yılıydı). Bir silahlı mücadele örgütünde insan ölümden pek de uzakta değildir ama bu kadar erken ve böyle de ölünmez ki…

Ömür –yanlış hatırlamıyorsam- 22, Yüksel 27 yaşındaydı.

Tanrı varsa eğer aramız iyidir anlayacağınız…