BU İNSANLARI SEVİYORUM PDF Drucken E-Mail
Geschrieben von: Erkiner   
Donnerstag, den 03. Juli 2025 um 22:21 Uhr

Engin Erkiner: Kitapçı var, kitapçı var. İyi kitapçılar, ister yeni isterse kullanılmış kitap satsınlar, okuru yüzünden anlıyorlar. Bir de sık uğruyorsanız adınızı bile unutmuyorlar.

Böyle iki örnek yaşadım.

Nietzsche’yi çok severim. O kadar ki yeni baskısı çıkan kitaplarını almaya kalkacak kadar da saçmalarım. Var zaten, ne gerek var ama almak istiyorum.

İthaki Yayınları Nietzsche’nin kitaplarının yeni baskılarını yapmıştı. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama konserli bir toplantıydı ve bir masada satılıyordu. Seçip aldım, sonra bu kadar param olmadığı aklıma geldi, yerlerine koymaya başladım. Kitapçı yanıma gelip neden kitapları yerine koyduğumu sordu. Param yetmez, dedim. “Al götür abi, sen okursun” dedi. Aldım ama yine de bütün paramı verdim. Toplam fiyatı karşılamazdı, almak istemedi, zorlayıp verdim. Kitapçılık onun geçim kaynağı, düşünmek gerekir.

Bugün üniversitenin merkez binası önünde kullanılmış kitap satan kitapçıya uğradım. Uzun zamandır beni tanıyordu. Bendeki okunmuş fazla dergileri (Philosophie, Geschichte, Argument vd.) parasız verirdim, ne kadar satabilirdi, bilemiyorum.

Üç kitap birden gördüm: ilki iki ciltlik Klassiker der Staatsphilosophie (Devlet Felsefesi Klasikler). Kütüphaneden ödünç alabilirdim ama böyle kitapların insanın her zaman elinin altında olması daha iyi oluyor. Bilgim arttıkça devlet konusu incelenmeden doğru dürüst toplumsal analiz yapılamayacağını iyice anladım. Çok büyük bir konu; devleti incelemek genel belirlemedir ve esas olan değişik devlet çeşitlerini ve zaman içindeki dönüşümlerini incelemektir.

Masada Max Frisch’in romanları, öyküleri ve günlüklerini 1800 sayfalık tek kitap halinde gördüm. Bunu ne zaman okurum, bilemem ama içimden almak geldi. Kullanılmış kitap ama tertemiz, yeni gibi… Adama, “fazla param yok, uygun fiyat söyle” dedim. “On Avro ver, yeter” dedi. Yanlış mı anladım diye bir an duraksadım, sonra on verip hepsini aldım.

Bak şimdi, yeni yayınlanan ve kısa sürede üniversite kütüphanesine gelen Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni anlatan tarihsel roman denilebilecek türde Das Narrenschiff okunmaya başlandı ama yavaş gidiyor. Kitabın başında daha sonra parti genel sekreteri olacak Walter Ulbricht ve beraberindekiler Moskova’dan dönüyorlar. Kızıl Ordu kazanmış, Naziler yenilmişler. Birisi diyor ki: “Dikkatli olun, gençlerin hepsi silahlıdır. Onların gözünde bizler hainiz ve öldürmeyi isteyeceklerdir.”

Edebiyat Yazıları 1’de Anna Seghers, Christa Wolf ile Ulbricht arasındaki dönemin edebiyatı hakkındaki tartışmayı aktarmıştım. İki yazar Nazi döneminin edebiyatta yansıtılması gerektiğini savunurken Ulbricht “ne gerek var” tavrındadır. “Siz inşa edilen sosyalizmi anlatın.”

İyi de, bugün mecburen sosyalizmi savunan kitlenin büyük çoğunluğu Hitler’i sonuna kadar destekleyen insanlardan oluşuyor. Yanlış yaptık, demek yetiyor mu? Nazizmin büyük kültürel etkisini küçük görmemek gerekir.

Tanınmış yazarların günlükleri önemlidir. Günlük de edebiyatın bir çeşididir. Günlük olayları değil düşüncelerinizi, değişik konulardaki yorumlarınızı anlatırsınız. Max Frisch-Ingeborg Bachmann’ın karşılıklı mektupları 1000 sayfalık kitap olarak basılmıştı. Almaya heveslendim, sonra okuyamam diye düşünerek vazgeçtim. Kütüphanede var, belki bir ara alır bakarım.

Frisch aralarındaki sevgi ilişkisi için, “ikimiz de başaramadık,” der.

Bachmann’ın Malina romanındaki ünlü cümlesini hatırlarsınız: faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar.

Max Horkheimer, Adorno ile birlikte hazırladıkları “Otoriter Aile” kitabında Nazizmin toplumsal temelini otoriter ailede ararlar: babaya mutlak itaat. Sorunlu bir genellemedir ama önemlidir. Yakın Almanya Tarihi ve Felsefe kitabında (Drive’da vardır) bu belirlemeyi dönemi içinde iyi ve yetersiz yanlarıyla incelemiştim. 1960’lı yılların aynı alandaki en önemli yapıtı Alexander Mitscherlich’in “Babasız Toplum” yapıtıdır. Hitler’in ölümüyle Alman halkı babasını kaybetti ama yasını tutamıyor çünkü yasaktır.

O yılların sosyal psikologlarının yapıtlarını epeyce okumuştum. Ve ilginçtir, hepsi Frankfurt’ludur. Ve beni hayretler içinde bırakan saptamaları ise Almanya Kızıl Ordu Fraksiyonu ile ilgilidir. Önemli bir devlet adamının öldürülmesinin kadın sorumlularından birisinin babası papazdır ve evinde eğlence düzenler. Gazeteciler anlamazlar ve nedenini sorarlar. Adam, “biz yapamadık, kızım yaptı,” der.

Kızıl Ordu Fraksiyonu, Alman halkının Nazizme karşı zamanında gösteremediği direnişin 30 yıl sonra ortaya çıkmasıdır. Üyeleri ve taraftarlarıyla birlikte 200 kişiden fazla olmayan örgütün Alman tarihinde bu kadar derin iz bırakmasının nedeni budur.

Kesinlikle düşünemezdim…

 

Nerden başladım, nereye geldim; bakalım bu kitapların ne kadarını ve ne zaman okuyabileceğim?