|
Engin Erkiner: TKEP AVRUPA (Daha sonra kitap olarak yayınlanacaktır.)
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
BİRLİK YOLU İLE İLİŞKİ
1983-1985 DÖNEMİ
3. KONGRE
İSVİÇRE’YE MÜDAHALE
EMEĞİN BİRLİĞİ SORUNU
TKEP’TE İKİLİ PARTİ İŞLEYİŞİ
SOL BİRLİK’İN SONA ERMESİ, LEGAL YAYINLAR VE DİĞER GELİŞMELER
KKP’NİN UYUŞTURUCU TİCARETİ
1990 BAĞIŞ KAMPANYASI VE SONRASI
TESLİM TÖRE VE AVRUPA
BİTİRİRKEN…
GİRİŞ
Bu kitapta konu alınan dönem 1982-1996 arasındadır. TKEP kendisini feshetmediği, söndüğü için bitiş yılı bir-iki yıl ileriye de alınabilir. BSP (Birleşik Sosyalist Parti) döneminde çok sayıda merkez komitesi üyesi hapishanede bulunmakla birlikte şu veya bu oranda parti işleyişinden söz edilebilir. ÖDP döneminde ise parti artık işlevini kaybetmişti.
14 yıllık dönemin –Eylül 1982’de başlar- başlangıçtan itibaren Almanya Parti Komitesi sekreteriydim. Bu dönemin yaklaşık yarısında MK üyesi ve Avrupa sorumlusuydum.
Döneme konu olan alan ağırlıklı olarak Almanya (1989’a kadar iki Almanya bulunduğu için Batı Almanya ve Batı Berlin) ve İsviçre’dir. Ek olarak Paris’le yoğun ilişkimiz bulunuyordu. Hollanda’da iki kentte de ilişkilerimiz vardı. Başka kentlerdeki ilişkiler de sayılabilir ama bunlar oldukça zayıf oldukları için anlatılacak önemde rol oynamamışlardır denilebilir.
TKEP’e katılma öncesi konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyen okur Paris Ev İşgalleri ve TDAS’ın Tarihi kitaplarını da okumalıdır. Bu kitaplar Google Drive’da Engin Erkiner Kitaplar başlığı aranarak bulunabilir. Diğer kitaplar gibi bunlar da E-Kitap’tır. Ekrandan okuyabilirsiniz veya indirip basabilirsiniz.
TKEP Avrupa iki nedenle Teslim Töre kitabı değildir.
Birincisi; Teslim Töre Avrupa örgütlenmesinde önemli rol oynamamıştır. Almanya ve Avrupa örgütlenmesinin önemli kararlarında kendisine danışılmadığı da söylenebilir. Avrupa’yı tanımayan bir insandan –farklı konulardaki yeterlilik ve yetenekleri ne olursa olsun- bu bölge hakkında açılım yapması beklenemezdi.
Teslim Töre hakkında –ben de dahil- çok insan çok şey yazdı. Yazılmış olanları farklı cümlelerle tekrarlamak anlamsızdır. Yeni bir şey anlatamıyorsanız, farklı bir bakış açısı sunmuyorsanız, yazmasanız da olur. Bu kitap anlatılmamış ya da yetersiz veya yanlış anlatılmış olanları anlatmak iddiasındadır.
İkincisi; Teslim Töre olmasaydı, TKEP olmaz mıydı? Soruya hem evet hem de hayır denilebilir. THKO-MB (Mücadele Birliği), Emeğin Birliği, Birlik yolu ve TKEP sürecinde Teslim Töre’nin önemli rolü olmuştur. Bu oluşumda Teslim Töre gerekli şarttır ama yeterli şart değildir. Bu sürecin değişik aşamalarında, bazıları neredeyse başından sonuna kadar yer alan başka isimler de vardır. Teslim Töre’yi başlıca belirleyen olarak görüp, diğer isimleri geriye ve hatta önemsizliğe itmek doğru değildir. Teslim Töre de farklı anlayışa sahip değildi.
Teslim Töre’nin eksikleri ve hatta önemli yetersizlikleri vardır. Bu durum herkeste vardır. Kişilere aşırı umut bağlayıp üzerine düşeni yapmaktan geri duranlar bir süre sonra umut bağladıkları kişiye düşman olurlar. Beklentileri karşılanmamıştır. Gerçekte kızmaları gereken kendi yetersizlikleri ve pasiflikleridir.
Teslim Töre hapisten çıktıktan bir süre sonra, 2000’li yıllarda Avrupa’ya geldi. O yıllarda ne parti, ne Avrupa ve ne de Almanya örgütü bulunmuyordu.
BİRLİK YOLU İLE İLİŞKİ
1979’da Selimiye Askeri Hapishanesinde Reşat Güvenilir ve Cuma adlı bir arkadaşla birlikte kaldım. Reşat yayın sorumluluğu nedeniyle hapishanedeydi. O zamana kadar Emeğin Birliği (Birlik Yolu’nun önceki adıydı) dergilerinin önemli bölümünü okumuştum. Türkiye’nin kapitalist bir ülke olması, Sovyetçilik, devrimin ancak şiddet yoluyla gerçekleşebileceği konularında yaklaşık aynı görüşteydik. Silahlı mücadelenin izleyeceği yol konusunda farklıydık.
Nisan 1980’de toplu firardan sonra yıl sonuna kadar İstanbul’da kaldım, ardından saklanma imkanlarımızın daralması ve arkadaşların ısrarıyla –imkanlarımız genişleyince dönmek üzere- birkaç arkadaşla birlikte Suriye’ye gittim. 1980’in son günleriydi. Suriye’de televizyondan İstanbul yakalanmasını öğrendim. Bu ülkede yaklaşık dört ay kaldım. Nisan 1981 sonlarında Şam’dan uçakla Paris’e gitmeden birkaç gün önce Teslim Töre ile konuştum. Anladığım kadarıyla yeni gelmişti; tanıştık, önemli bir konu konuştuğumuzu hatırlamıyorum.
Paris’te birkaç Birlik Yolu taraftarı vardı. İlişkimiz başlangıçtan beri iyi yürüdü. 1982 başında Paris ev işgalleriyle adımızı televizyonlar kanalıyla Fransa ve Avrupa genelinde, Türkçe gazeteler aracılığıyla da Türkiye’de duyurduk (ayrıntılı bilgi için bkz. Paris Ev İşgalleri).
Paris’e geldikten sonra Tek Yol Devrim adıyla bir dergiyi üç sayı çıkarmıştık. Ev İşgalleri Özel Sayısı yayınladık ve dağıtım için Suriye’ye de postaladık.
Lazkiye ve çevresindeki arkadaşlardan arada bir mektupla haber alıyordum. Ciddi çelişkileri vardı, örgüt artan oranda Araplaştırılıyordu. Bunu Muhabaratlaştırma (Suriye gizli servisinin adıdır) olarak görmek gerekir. Suriye’de bulunduğum dört ayda bunun değişik örneklerini görmüştüm, anlaşılan Muhabarat’ın uzantısı olma konusunda ilerleme gösterilmişti.
1982’nin ortalarına doğru TKEP ile Acilciler arasında İttifak Bildirgesi imzalandığı açıklandı. Görüşlerimiz yakın olduğu için normaldi, normal olmayan Acilciler’in politik örgüt olmak özelliğini gittikçe kaybetmesi ve Muhabaratlaşmasıydı.
Yaz başlangıcında Konferans yapılacağı bana iletildi. İlticam kabul edilmiş ama henüz pasaport alamamıştım. Gerçi alsaydım da ne olacaktı… Suriye’deki zat kendi kafasından işler yürütüyor, “silahlı mücadeleyi politik mücadele olarak adlandırıyoruz” gibi acayip açılımlar yapıyordu. Konferans’a iletilmek üzere ağır bir mektup yazdım. Konferans’ta aday olmadığım halde beni MK’ne seçmişlerdi. Mihrac Ural ve elemanları tarafından MK üyesi seçilmek veya seçilmemek umurumda değildi. Engin’in bulunmadığı bir Acilciler’i sosyalist sola açıklayamayacakları için böyle yapmayı tercih etmişlerdi.
Bir ülkenin gizli servisinin uzantısı durumuna gelmiş yapıda –buna politik örgüt diyemiyordum artık- durulmazdı. Paris’teki başlıca birkaç arkadaşla konuştum; ayrı örgüt kurabilirdik ama hem sosyalistlerin birliğini savunup hem de ayrı örgüt kurmak anlamsız olurdu. Tek alternatif o sırada TKEP adını almış olan önceki Birlik Yolu’ydu.
Ayrılma sürecini, Suriye’de muhalif olanlara karşı şiddet uygulanmasını, Müntecep Kesici’nin öldürülmesini anlatmıyorum.
Baktılar olacak gibi değil, “TKEP Engin’i almayacak” diye bir laf çıktı. Aldırmadım. Sosyalist harekette tanınmış kişi olmanın yanı sıra Ev İşgalleri sayısı da Suriye’de dağıtılmıştı. Çok kişinin “Avrupa’da bir şey yapılmaz” anlayışına sahip olduğu zamanda önemli eylemdi. Geri dönmek gibi düşüncem olamazdı. Bekleyelim bakalım…
Parti taraftarları bana sürekli güvence veriyor, partinin almamak gibi bir karar alamayacağını, alırsa tabanda ciddi sıkıntı çıkacağını iletiyorlardı.
Yıllar sonra Teslim Töre konuyla ilgili olarak Mihrac ile yaptığı görüşmeyi bana aktaracaktı.
Teslim, “Böyle bir şey yapamam, demiş. Parti genel sekreterin çiftliği midir derler, adamın ağzına sıçarlar (Teslim’in kendi ifadesidir)”.
Aradaki aşamaları atlıyorum. MK tarafından aday üyelik sürecinden geçmeden doğrudan üye olarak kabul edilmeme ve Almanya’ya gitmeme karar verildi. Bu ülkede iki parti üyesi vardı, üç kişiyle organ oluşturduk ve parti komitesi sekreteri oldum. Zaman Eylül 1982 sonuydu denilebilir. Bir ay sonra bölge parti yayını olarak Emek dergisi yayınlanmaya başlandı. Dergide faşist cuntanın teşhirinin yanı sıra özellikle Avrupa’da çalışma konusuna ağırlık verdim.
O sırada Suriye’de değişik örgütlerin katılımıyla (TKEP de vardı) Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurulmuştu, bu örgütün Avrupa bölümü BİRKOM (Birlik Komitesi) adını taşıyordu. Yaşadığımız Avrupa ülkesinde ne yapılabilirdi, asıl soru buydu.
Paris’te bir yıldan biraz fazla süren pratik (ev işgallerinin yanı sıra Türkiyeli işçilerin çalıştığı birkaç konfeksiyon atölyesi işgali, bu işçilerin Fransız Komünist Partisi’nin sendikası CGT’ye üye olmasına çalışılması) bana sadece Türkiye’ye yönelik çalışmayla ileriye gidilemeyeceğini göstermişti. Almanya’da Fransa’dakinden çok daha fazla Türkiyeli kitle bulunuyordu ve ek olarak burada göç daha eski olduğu için işçi çocukları –ikinci kuşak- çalışma hayatına giriyordu. Bu insanların güncel sorunları Fransa’dakilerden daha yoğun olmalıydı.
Almanya’da çalışma konusunda başlıca iki örgüt somut sayılabilecek politik tespitler yapmıştı. İlki, Devrimci Yol’un Avrupa ülkelerindeki adı olan Devrimci İşçi idi. Yaşanılan ülkedeki sorunlara ağırlık verilmesi gerektiğini savunuyordu ama bunun nasıl yapılacağı konusunda açık belirlemeleri bulunmuyordu. Diğeri ise FİDEF (F. Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu, TKP’ye bağlı bir kitle örgütü) idi. Yıllardan beri çalışan bir örgüt olduğu için daha somut görüşleri vardı. En önemlisi Almanya’daki Türkiyeli işçi kitlesinin kalıcı olduğunun saptanmasıydı. O yıllarda herkeste dönmek düşüncesi vardı ama bir yandan da gittikçe yerleşiyorlardı. Birinci kuşak dönebilirdi ama ikinci kuşağın kalıcı olduğu kesindi.
Bu görüş bence de doğruydu.
Parti çalışmasının merkezine Almanya’daki sorunlar yerleştirilmeliydi. Faşist cuntanın teşhiri de tabii ki sürdürülecekti.
Partinin burada yaklaşık 250 kişilik kitlesi bulunuyordu. Küçük bir örgüttük ve politik çalışmaya da geç başlamıştık denilebilir.
1983-1985 DÖNEMİ
Olaylarla dolu bir dönemdi denilebilir.
a) Şam’a gidiş. 1983’ün yaz aylarında Suriye’ye satılmak üzere bir araba götürdük.. Avusturya-İtalya-Yunanistan-Lazkiye üzerinden Şam’a gittik. Teslim Töre’nin evinde bir hafta kadar kaldım. Bana sorduğu şuydu: Avrupa’da nasıl insan örgütlüyorsunuz? İsviçre’ye gitmiş çok sayıda tanıdığı parti sempatizanı vardı, bunlar Türkiye’den kaynaklanan ilişkilerdi ve yeni insanların nasıl örgütlenebileceğini anlayamıyordu.
Kitlenin olduğu yerde –uygun yöntemler kullanılırsa- örgütlenme de yapılabilir. Teslim’in sorusu gerçekte o dönemde sosyalist hareketteki genel anlayışı yansıtıyordu: Avrupa insanı çürütür, orada bir şey yapılamaz. TKEP’in Avrupa’da örgütlenme çabası benimle başlamadı, öncesi vardı ama görevli kişiler başarılı olamamıştı.
b) Köln ayrılığı. Bu kentte Malatyalılar olarak bilinen ve tamamına yakını Türkiye’de aynı bölgeden olan çok sayıda insan vardı. Bana ilettiklerine göre bunlar Almanya’daki taraftar kitlemizin yarıdan fazlasını oluşturuyordu. İçlerinden bir kişi kısa süre önce Şam’a gidip gelmiş ve aday üye olmuştu ama diğer üyelerle bağlantısı olmamıştı. Almanya’ya geldiğim günlerde bir süre bunların evlerinde kalmıştım ve ilişkilerinden hoşlanmamıştım. En başta polisten acayip çekiniyorlardı, nedenini anlamamıştım. Burası Türkiye değildi ve Almanya yasalarına göre yasak bir şey yapmıyorduk. Bu durum bende pis işlerle uğraştıkları düşüncesini yaratmıştı.
Döndükten birkaç ay sonra Köln’e gittim. Toplantı yaptık. Neredeyse başka dünyaların insanlarıydık. Almanya’ya yönelik çalışma onlara yabancıydı, her şeye itiraz ediyorlardı ve ayrılık kaçınılmazdı. İyi bir ayrılık oldu çünkü iki taraf da birbiriyle çalışmak istemiyordu. Bu çevrenin daha sonra ne yaptığıyla ilgilenmedim.
Taraftar kitlesinin yarısından fazlasıyla bağını kesmek radikal bir karardı. Zaman içinde TKEP yöneticilerinin ve tabanının bu tür kararlara yabancı olduklarını görecektim. Anlaşılamayacağı açık olarak ortada olmasına rağmen karşı tarafı ikna etmek için çok uğraşıyorlardı ve bunun için fazlasıyla zaman harcanınca parti için iyi olmuyordu.
Almanya’daki diğer parti üyelerinden ve bu arada yapılmış birkaç aday üyeden itiraz gelmedi hatta karardan memnun bile oldular denilebilir. Bu arkadaşlarla bir yere gidilemeyeceğini kendi tecrübeleriyle biliyorlardı.
Dahası, insanlarda “yaparız” güveni oluşmuştu. Emek aylık olarak yayınlanıyor, İsviçre ve Fransa’da da dağıtılıyordu. O sıradaki adı Direniş olan –daha sonra Yazın olacaktı- ve iki arkadaş tarafından yayınlanan kültür dergisinin de dağıtımına başlamıştık. TKEP tarihinde böyle bir şey ilk defa oluyordu.
Bu arada merkezi Köln’de olan merkezi eylem birliği platformunda yer almış ve bizim gibi Sovyetçilerle (TKP, TİP, TSİP, TKSP) birlikte tutum almaya başlamıştık. Platformda demokratik örgütler adıyla yer alınıyordu (FİDEF, Demokrasi İçin Birlik, Dayanışma, KOMKAR) ama katılanlar partilerin sorumlu kişileriydi.
Bu konuda fazla bilgi edinmek isteyenler bu eylem birliği toplantılarından birisinin anlatıldığı Yolun Sonu romanına bakabilirler. E Kitap olarak aynı adrestedir.
c) 1983 Plenumu. MK Plenumu’nun sonuçları Almanya’da şok etkisi yarattı. Yakın zamanda TKP neredeyse 50 yıldır yapmadığı kongresini toplamış ve cuntaya faşist olarak tanımladığını ilan etmişti (o güne kadar askeri cunta diyorlardı; gerekçeleri de cunta içinde ilerici bir kanat olduğunu düşünmeleriydi). Mustafa Suphi 100. Yıl Tezleri yayınlanmış ve burada değişik saptamalara yer verilmişti. On kişilik MK’nin yarısına göre TKP ile TKEP arasında önemli ayrılık kalmamıştı, dolayısıyla bu partiye katılmak gerekiyordu. MK’nın diğer yarısı buna karşı çıkmış ve karar tasarıları on kişilik komitede oyların eşitliği durumunda genel sekreterin oyunun çift oy sayılması tüzük hükmü gereğince zorlukla sağlanan çoğunlukla kabul edilebilmişti.
Konuyla ilgili olarak partide açık tartışma yapılacak, MK üyelerinin yanı sıra parti örgütlerinin de görüşleri yayınlanacaktı. Başka bir konuda açık tartışma önceki yıllarda da yapılmıştı.
Kararlarda TKP ile her alanda işbirliği öngörülüyordu. Bu kararın faşizm koşullarındaki ülke içinde uygulanma olanağı yok sayılırdı. Belki alt düzeyde İstanbul’da yapılabilirdi ama bu da çok zordu. TKEP’in Ortadoğu’da Dış Büro’su vardı ama bu alanda TKP bulunmuyordu. Geriye Avrupa kalıyordu ve bu durumda parti örgütünün bulunduğu tek ülke Almanya önem kazanıyordu.
Partinin merkez yayın organı ve Türkiye’de illegal olarak basılan, Almanya’ya mikrofilm olarak ulaştırılan ve burada çoğaltılan Komünist’te –Birlik Yolu için de aynısı söylenebilir- açık tartışma yazıları yayınlandı. Almanya örgütü olarak ne yazdığımızı tam olarak hatırlamıyorum ama TKP’yi savunanların görüşlerini onaylamadığımızı belirtmiştik. İlginçtir ama TKP’yi bu partiyi savunanlardan daha iyi tanıyorduk. Sürekli eylem birliğimiz vardı ve birlik kurallarını sürekli çiğneyen TKP’den illallah demiştik. Bu tutumlarını Emek dergisinde eleştiriyorduk.
Bu dönemde –kimin tarafından yapıldığını hatırlamadığım- bir tespit doğruydu. Parti yorgundu. 12 Eylül faşizmi altında sürekli darbe yenilmesi ve buna rağmen merkez komitesinin –genel sekreter ve Avrupa sorumlusu dışında- ülkede bulunması, üç illegal yayın organının –Komünist, Birlik Yolu, Denge Kurdistan- sürekli çıkarılması parti üye ve taraftarlarının üzerine büyük yük bindirmişti. Bu durumda TKP ile yakınlaşma ve muhalefete göre özdeşleşmeyle bu yükün azaltılabileceği düşünülüyordu.
Komünist’te yayınlanan yazılarda MK’nın yarısını oluşturan Yusuf Ali, Kadir Pek, Salman (Avrupa sorumlusuydu), Sait ve Alptekin açıkça TKP’yi savunuyorlardı ama bu durum uzun sürmedi. Yazılarını geri çektiler, basılmamasını istediler ve hatta Almanya’da bulundukları sırada mikrofilmlere ulaşıp basımı engellemeye de çalıştılar ama başarılı olamadılar.
Bunun hayret verici nedeni şuydu (Yusuf Ali bir toplantımızda bana iletmişti): Muhalefet görüşlerini Mustafa Suphi 100. Yıl Tezleri’ni esas alarak belirlemişti ama daha sonra TKP’nin 5. Kongre Kararları yayınlandığında bu Tezler’in parti görüşü olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu Tezler parti içindeki bir grubun görüşleri olabilirdi ama Parti görüşü değildi.
Yıllardır politik mücadele içinde bulunan insanların ellerine ulaşan ilk belgenin kimi ne oranda bağladığını düşünmeden üzerine atılmaları, bu belgeden hareket ederek teori üretmeleri, TKP’yi savunmaya başlamaları yapılmaması gereken düzeyde bir acemilikti ancak partideki genel yorgunlukla ve politik olmaktan çok psikolojik faktörlerle açıklanabilirdi. Dahası var: Teslim Töre’nin bana daha sonra aktardığına göre 3. Plenum’da o sırada Avrupa sorumlusu olan Salman, “Görevim, TKEP’i TKP’ye götürmektir” diyor. Salman Avrupa’da bulunduğu sırada TKP yöneticileriyle görüşmüş, kendisinin ve muhalefetin diğer kişilerinin düşüncelerini açıklamış olsa gerektir. Salman, bunu yapmadan, kafasına göre hareket edemezdi. Buradan muhalefetin 3. Plenum’daki çıkışının önceden ve TKP ile görüşülerek hazırlandığı ortaya çıkıyor. TKP, Salman’a akıllıca bir tavsiyede bulunarak TKEP’ten ayrılmamalarını ama bu partiyi TKP’ye yönlendirmelerini istemiştir.
Konu sonraki aylarda Teslim Töre ile TKP Genel sekreteri Haydar Kutlu arasındaki doğrudan görüşmede de konu olur. Teslim, “içimize insan sokmayın, açık davranın” der. Haydar Kutlu da böyle bir şey yapmadıklarını belirtir ve ekler: “kimden söz ediyorsun? Salman’dan mı? Bizde onun gibi adam çok.”
Dört MK üyesi Avrupa’ya geldiler. Amaçları TKP merkeziyle doğrudan görüşmekti. TKP’lilerin yardımıyla kısa sürede iltica başvuruları kabul edildi ve ikisi Paris’te kalırken (Salman ve Alptekin) diğerleri (Yusuf Ali, Kadir Pek ve Sait) Almanya’ya geldiler.
Bu sırada Avrupa’daki parti üyeleri ve taraftarlarının ülkelere göre durumu şöyleydi: Almanya Parti Örgütü ve taraftarları TKP yönetimine karşıyken, İsviçre’deki durum tersi yöndeydi. Fransa’da iki taraf da mevcuttu. Hollanda’daki zayıf ilişkilerin durumunu bilmiyorum.
Haftada bir düzenli olarak Şam’daki Teslim Töre’ye telefon ediyor, Avrupa’daki durum hakkında bilgi verirken oradaki gelişmeleri de öğreniyordum. Bir gün, Ergun Adaklı da oradaydı ve bana “direnin yoldaş” diyecekti. Ben de “Karşımızda MK’nin yarısı bulunuyor. Siz açık tavır koyun, biz de sizi destekleyelim” dedim. Almanya Parti Örgütü Türkiye’deki il örgütü statüsündeydi ve sadece kendi inisiyatifiyle MK’nin yarısına karşı çıkması epeyce zordu. Tüzükte yazılı olan bölge örgütlerinin haklarına dayalı olarak en fazla işlerini zorlaştırabilirdik, o kadar. Gerçekte bizi feshetme yetkileri vardı ama yapabilmeleri mümkün görünmüyordu çünkü hemen “tasfiyeci” olarak nitelendirileceklerdi. Aşağıda anlatılacağı gibi bunun şartlarını hazırlamaya çalıştılar ama başarılı olamadılar.
Bütün örgütlerde bilinen ilişki tarzıdır; merkez yöneticileri Türkiye’de iken tanıdıkları, aynı bölgeden olan kişileri organ ilişkilerinin dışına çıkarak kafalamaya çalışırlar. Adıyamanlı olan Sait de Almanya’da bulunan ve aynı bölgeden parti üyelerine ve çevrelerine çengel attı. Haber aldığımda, “muhatabınız Almanya Parti Örgütü’dür, başkasını muhatap almayın” dedim. Organsal işleyiş çerçevesinde sorunları varsa bize anlatsınlar, bizi atlayarak aşağıdaki ilişkilere değil…
Yusuf Ali ile uzun konuşmalar yaptık. Durumu kavramaya çalışıyordu ama anlayabildiğini söyleyemem. En başta bu ülkedeki parti tabanı TKEP’in klasik tabanından farklıydı; Türkiye’de iken ilişki içinde bulunanlardan çok bu ülkede örgütlenenler ön plandaydı. Ek olarak Köln ve çevresindeki Malatyalılar ayrılığıyla eskinin klasik ilişkilerini dışarıda bırakmıştık. Muhtemelen bu çevreyle de bağlantı kurmayı denemişlerdir ama ayrılıktan sonra dağılmışlardı.
Almanya Parti Örgütünü TKP’ye katılmaya –hemen olmasa bile aşamalı olarak- ikna etmek, olmazsa bölmek amaçlanıyordu; yapılamadı. Üç kişilik komite yerine üyeler arasından başkalarını bulabilseler büyük ihtimalle bizi feshedeceklerdi ama bulamadılar. Almanya parti üyeleri ve taraftarlarıyla blok halinde karşıydı.
TKP ile yakın eylem birliği bizim için anlam ifade etmiyordu çünkü bunu zaten yapıyorduk. TKP ile eylem birliği içinde bulunup da ondan etkilenmemeyi anlayamıyorlardı. TKP’ye yönelik eleştirilerimizde ve farklılıklarımızda Almanya’da uygulanan politika daha ön plandaydı, Türkiye ile ilgili eleştiriler geri planda kalıyordu. Almanya’yı tanımadıkları, bu ülkede uygulanması gereken çalışma politikası konusunda bizimle tartışmaları mümkün değildi.
Yine anlamadıkları ama fazlasıyla hayret ettikleri başka konu ise Yazın Dergisi’ydi. Direniş olan derginin adı değiştirilmiş, merkezi Frankfurt’a taşınmıştı. Geniş ilişkileri ve kültürel alanda gittikçe artan etkinliği vardı. 12 Eylül sonrasında ülkeyi terk etmek zorunda kalarak Avrupa ülkelerine, özellikle Almanya’ya gelen tanınmış yazar ve kültür insanları artan oranda iki ayda bir yayınlanan dergiye yazıyorlardı. TKP’yi tanımadıkları için kadrosu ve olanakları bizimle karşılaştırılamayacak kadar geniş olan bu partinin böyle bir dergiyi nasıl çıkaramadığını anlayabilmeleri mümkün değildi. TKP’li olduğunu bildiğimiz ya da bu partiye yakın olan kişiler bize sorun çıkarmadan düzenli olarak yazıyordu. Bu insanlar benzer yayın organını TKP çıkarsaydı yazmazlardı ve kültür politikasına yukarıdan sürekli yapılan müdahalelerden bıkmışlardı. Birbirleri hakkında da iyi şeyler düşünmüyorlardı ve bunu özellikle benimle paylaşmaktan kaçınmıyorlardı.
Yazın parti yayın organı değildi. Muhalefetteki parti yöneticileri dergiye doğrudan karışamıyordu. Dergiyle ilgili övgüleri TKP’lilerden de duymuş olsalar gerekti…
Yazın sol bir kültür dergisiydi ve bunu sürekli olarak kullanılan sosyalist belirlemelerle değil, olaylara yaklaşım tarzında ortaya koyuyordu. Ek olarak toplumcu gerçekçi akımla özdeşleşmemişti. Sosyalist olan, belirli bilgisi ve yazma yeteneği bulunan herkes yazabilirdi ve bu da TKP’nin yapacağı iş değildi.
Almanya’dan bir şey çıkaramayacaklarını gören Yusuf Ali ve Kadir Pek gizlice Türkiye’ye dönecekler, diğer üç kişi Paris’te kalacaktı. Bu arada bu kentteki parti çevresinden birkaç kişi TKP’ye geçmiş ve muhalefeti öven açıklama yapmışlardı. Yapsınlar ama Avrupa’da belirleyici olan ve hem Türkiye’den gelen ve hem de Avrupa’ya yönelik dergiyi (Emek) basan Almanya idi. Muhalefet bu arada Emek dergisinde bomboş içerikte bir-iki yazı yazmış ve bu yolla da etkili olamamışlardı. Yazıların içeriği genel söylemin tekrarlanmasından ibaretti, Almanya’ya yönelik bir şey yoktu; alanı tanımadıkları için olamazdı da…
Bu arkadaşlar Almanya’daki parti örgütlenmesinin gücünün sayısından çok alan alan bilgisinden ve buradan çıkardığı sonuçlara göre hareket etmesinden kaynaklandığını muğlak da olsa anlayabildiler sanıyorum. Bu durumda etkileme şansları bulunmuyordu. Almanya sağlam durdukça Avrupa genelindeki örgütlenmeyi ve belirli oranda Türkiye’dekileri de etkileyecekti. Bu durum sonraki aylarda daha iyi görülecekti.
3. KONGRE
1985’te Suriye’de bir Filistin kapında yapılan ve birkaç gün sonra Muhabarat’ın engellemesiyle yarım kalan bu kongre ile ilgili öncelikle iki noktanın belirtilmesi gerekir.
Birincisi; yaklaşık 40 delegenin Suriye’ye çıkarılması ve kongrenin bitiminden sonra geri götürülmesi, bu sırada hiç açık ve kayıp verilmemesi büyük başarıdır. TKEP’in sınır geçme uzmanları vardı. Sonraki yıllarda da bu başarılı faaliyetlerine daha düşük oranda devam edeceklerdi. Plenumlar sırasında ülkede bulunan MK üyeleri bu arkadaşlar aracılığıyla sınırı geçer ve daha sonra geri dönerlerdi. Bu konuda hiç açık verilmemesi, kayıp yaşanmaması sosyalist harekette pek bilinmeyen büyük başarı örneğidir.
İkincisi; parti içi demokrasi anlayışının –bence- saçmalık boyutuna ulaşmasıydı. Her parti örgütü veya parti örgütü düzeyinde örgütlenmenin bulunmadığı bölgelerdeki yapılar sahip oldukları üye sayısına göre delege gönderiyordu. Oranı şimdi hatırlamıyorum ama diyelim ki her beş üye için bir delege gönderiliyordu. Bu durumda en kalabalık olan İstanbul örgütü mesela –kesin sayısı hatırlamıyorum- beş delege gönderiyorsa, birkaç üyeye sahip Ortadoğu’daki parti örgütü bir delegeyle temsil ediliyordu. Bu durum kaçınılmaz olarak Kongre’deki temsil oranlarında dengesizlik yaratıyordu. Parti içindeki her akım kongrede temsil edilmeli ve görüşlerini ifade edebilmeliydi ama temsildeki bu dengesizlik kongre bileşiminde garip bir durum ortaya çıkarıyordu. İki kesimin delege sayıları yaklaşık eşitti ama bir taraf üyelerin neredeyse yüzde 70’ini temsil ediyordu. Muhalefet ile merkez denilebilecek diğer kesim arasında tabandaki güç ilişkisi kongreye oldukça farklı yansıyordu.
Parti içi demokrasi tabandaki güç ilişkisinin kongreye yansımasını gerektirir. Bölgelerin farklı üye sayıları nedeniyle –diyelim beş üyesi olan bölge de bir, tek parti üyesi olan bölgeden de bir delege geliyordu- dengesizlik kaçınılmazdı ama bu dengesizliğin sınırlı tutulması için önlem alınması gerekirdi. Mesela kongreye temsilci gönderilebilir ama oy hakkı olmayabilir gibi…
Bu dengesizliğin yarım kalan kongre sonucu muhalefetin partinin çoğunluğunu temsil ettiği iddiasına dayanak olduğunu belirtmek gerekir. Üye yapısında merkez önemli oranda ağır basıyordu ve ek olarak partinin basın faaliyeti de bu kesim tarafından yürütülüyordu ama kongrede yerine getirdikleri fonksiyonlara ve üye sayılarına uygun ağırlık taşıyabildikleri söylenemezdi. Parti içindeki azınlığın kongrede eşitmiş gibi görünmesi demokrasinin gereği olarak nitelendirilemezdi.
Kongre önemli sonuç alınamadan ve yeni MK seçilemeden, tamamlanamadan sona erdi.
O sırada Sol Birlik kurulmuştu ve tam da muhalefetin istediği gibi içinde yer alıyor, yakınlaşmış ve birleşme görüşmeleri yapan TKP-TİP ile birlikte çalışıyorduk (ek olarak TSİP ve TKSP de vardı, bir başka Kürt partisi hiçbir toplantıya katılmadı).
Sol Birlik faaliyetleri Avrupa ve ağırlıkla Almanya ile sınırlıydı. FKBDC gibi Sol Birlik de Türkiye’de hayata geçemedi. Aylık gazete çıkarılıyor ve değişik düzeylerde temsilciler aracılığıyla toplantılar yapılıyordu. Yayın toplantısı, sendikacılar toplantısı, demokratik örgütler toplantısı gibi…
Almanya’ya döndükten bir süre sonra Teslim Töre ile yaptığımız haftalık telefon görüşmesinde bana SB’de partiyi temsil etmemi söyledi. Normalde bunun için MK üyesi olmak gerekirdi ama Teslim “oradakiler –Sait, Alptekin ve Salman’ı kastediyordu- partinin görüşlerini savunmazlar, zor duruma düşeriz” demişti.
Böyle bir tehlike gerçekten de vardı ve yaşanmıştı. Yusuf Ali bana –yanlış hatırlamıyorsam- Paris’te yapılan bir eylem birliği toplantısından söz etmişti. Kendisi, anlattıklarından çıkardığım kadarıyla TKP’nin poltikasını savunmuş ve toplantıda bulunan Mihri Belli müdahale etmişti: “Hayır, bunlar TKEP’in görüşleri değildir.”
Parti için gerçekten kötü bir durumdu.
Muhalefet ise “delege çoğunluğu bizdedir, parti biziz, TKP de bizi tanıyacak” propagandası yapıyordu. SB’de partiyi benim temsil etmeme diğer partilerden itiraz gelmedi. TKP sesini çıkarmamayı ve mücadelenin nasıl sonuçlanacağını beklemeyi tercih etmişti.
Muhalefetle sona gelindiği açıktı, artık önemli çelişkiler içinde de olsa birlikte yürümek mümkün değildi.
İSVİÇRE’YE MÜDAHALE
Faaliyetimiz eskisi gibi sürüyordu. Emek ve Yazın dergileri düzenli yayınlanıyor, ek olarak Türkiye’den mikrofilm olarak gelen dergileri de basıp dağıtıyorduk. Birlik Yolu dergisi geldi ve basımı muhalefete önemli darbe oldu. Dergiyi belli ki merkez basmıştı. Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de yayın faaliyeti elimizdeydi. Zaten fazla olan işimiz SB faaliyetiyle iyice ağırlaşmıştı. Görebildiğim kadarıyla hiç kimse TKP’ye geçeceğimizi beklemiyordu artık…
İsviçre’de tanımadığım arkadaşlardan “buraya müdahale edin” çağrıları geliyordu. Bir süre duymazlıktan geldik. Almanya Parti Örgütü’nün tüzüksel olarak İsviçre’deki örgütlenmeye müdahale etmesi mümkün değildi. Tüzüğün dışına çıkmamak gerekirdi.
Müdahale çağrısının ulaştığı ve parti komitesinde yer alan arkadaşlar ise ısrarcıydılar. İsviçre’deki sayıca az olmayan taraftarlar muhalefetin birkaç kişisi tarafından TKP’ye yönlendiriliyor, tabanda sürekli TKP propagandası yapılıyordu.
“Bir partinin içinde bulunup başka partiyi savunmanın neresi tüzüğe uygundur” denildiğinde verecek cevap bulamadım. Sonunda müdahaleye karar verdik ve planlama yaptık.
Birkaç yerde güncel konularda seminer verecek ve TKP’den söz etmeyecektim. Oraya birlikte gittiğimiz arkadaş kalacak, ben dönecektim, sonra yeni seminer için tekrar gidecektim. Adıyamanlı ve parti üyesi olan arkadaşın kalmasını ben istiyordum çünkü Almanya’daki taraftar kitlesine benzemeyen İsviçre’deki kitleye yabancı sayılırdım. Türkiye’de aynı bölgeden olan arkadaş onlara daha iyi hitap edebilirdi.
Seminerlerde birisinin karşıma çıkıp tartışabileceğini sanmıyordum. Orada bilinç düzeyi oldukça düşüktü, o kadar ki kendileri ayrı seminer bile veremezdi.
Beklediğim gibi muhalefet hemen Teslim Töre’ye başvurarak yaptığımızın parti işleyişine, tüzüğe aykırı olduğunu anlattı. Haftalık telefon görüşmemizde bana “Yoldaş, ne yaptığınızın farkında mısın?” dedi. “Gayet iyi farkındayım, siz karışmayın” dedim.
Bastırarak üzerinde durduğumuz konu şöyleydi: politik mücadelede ayrılıklar normaldir. TKEP’te daha önce de ayrılık yaşanmış ve partinin iyi bir özelliği olarak herhangi bir olay çıkmamıştı. Bizim de olay çıkarmak anlayışımız yoktu. TKP’yi mi savunuyorsunuz, o zaman burada ne işiniz var? TKP’ye gidin!
Hiçbir parti bünyesinde üye ya da taraftar olarak bulunanların başka bir partiyi savunmasına karşı sessiz kalamaz.
İsviçre’deki seminerler ve mücadele uzun sürmedi, yaklaşık 1,5 ay sonra taraftar kitlesinin üçte ikisini kazanmıştık. 1983’ten beri muhalefetin hakim olduğu İsviçre’de üçte biri kazanabilirsek iyi sonuçtur diye düşünürken, beklediğimizin üzerinde başarı kazanmıştık.
Muhalefetin hangi durumda olduğuyla ilgilenmiyordum ama ister istemez bilgi sahibi oluyorduk. Türkiye’ye gidenler kayda değer başarı kazanamamışlardı. Avrupa ise İsviçre’de kazanılan başarıyla büyük oranda bizimle birlikteydi. Ek olarak bu arkadaşlar TKP’de beklediklerini bulamadılar. Hayal kırıklığına uğradılar. TKP onlarla konuşan birkaç üst düzey yöneticiden ibaret değildi. Biz bu partinin üst düzey yöneticilerinin yanı sıra ara kadrolarını ve tabanını da tanıyorduk. İçlerinde kaliteli insanlar vardı ama sonuçta bu parti muhalefetin tanımadan kafasında ürettiği özelliklere sahip değildi. İşin daha da ilginç yanı TKP’nin kaliteli kadroları –TSİP’liler gibi- bizi severlerdi. Farklıydık ama takdire layık olanı da takdir etmek gerekir…
Muhalefetten bir kişi, Alptekin –esas adıyla Koray Anger- günah keçisi yapıldı. Adam hastaydı ve hastanede yatıyordu. Sait, Paris’teki arkadaşlardan hastaneye gitmemelerini istemişti. Durumu öğrenince arayıp tersini yapmalarını söyledim. Kısa süre sonra da vefat edecekti. Bu arada TKP’ye üyelik için başvurmuş, kabul edilmemişti. Alptekin 2. Kongre’den önce TKP-B’den bize geçmiş ve MK’sine alınmıştı. Anlatıldığına göre TKP ile birleşmenin önde gelen savunucusuydu.
Neyse, yapamadılar. Kendilerinin o partiye katılması gerekiyordu ve bir bölümü bildiğim kadarıyla katılacaktı. Önemli hayal kırıklığı yaşadıklarını duydum ama bu kendi sorunlarıydı.
1986’nın sonbahar aylarındaki telefon görüşmemizde bana MK üyeliği teklif edildi. Bu aynı zamanda Avrupa sorumluluğu demekti; kabul ettim.
İsviçre’de parti üyesi yoktu. Oradaki çalışmayı düzene sokup parti üyeleri kazanmak gerekiyordu. Ardından İsviçre komitesi daha sonra Avrupa komitesi kurulacaktı. Benzer yönde çaba gösterilmesi Fransa için de geçerliydi.
EMEĞİN BİRLİĞİ SORUNU
Emeğin Birliği, TKEP 1980’de kurulmadan veya kurulduktan kısa süre sonra ayrılmıştı. 1981’de Şam’da bu gruptan birkaç kişiyle konuşmuş ve neden ayrıldıklarını sormuştum. Filan şunu yaptı, falan bunu yaptı söylemiyle karşılaşmış, bilgi edinememiştim. Grubun önderliğini yapan Bekir Reyhan daha sonra Paris’e gelmişti. Anteplilerden oluşan çevresi vardı ama her Antepli de bu gruptan değildi. Yıllarca kendileriyle temasım olmadı.
1980’li yılların sonlarına doğru bu çevrenin partiye üye olmak istediği bilgisi geldi. Olabilir tabii, Paris’e gittim ve Bekir’le görüştüm. Partiye grup olarak üye olmak istiyorlardı ama tüzüksel olarak mümkün değildi. Kişilerin ayrı olarak üyelik için başvurması gerekiyordu; üye olarak kabul edilirler veya edilmezlerdi ama grup olarak üyelik mümkün değildi.
Israrcı oldular ama sonuç alamadılar.
Hollanda’da da birkaç ilişkileri vardı ve bunlar dağıtmak için az sayıda yayın alıyorlardı.
Kentte sorumlu durumda olan Cüneyt tarafından sık sık Paris’e çağrılmaya başladım. Bekir Reyhan ve çevresi bizimle çalışıyordu ama sürekli sorun vardı. Gidip, konuşup ikna ediyordum. Cüneyt özellikle şikayetçiydi: “Senin anlattıklarınla benim anlattıklarım aynı şeyler; beni dinlemiyor, seni ciddiye alıyor.”
Bu psikolojiyi biliyordum. Üst düzeyde sorumluyla konuşmak istiyor, bu durumda olmayanları muhatap almıyordu.
İsviçre’de de ileride aynı sorunla karşılaşacaktım. Taraftarlar kişinin Türkiye’de iken yaptıklarını aşırı derecede önemsiyordu. Bekir Reyhan, Emeğin Birliği döneminde Antep’te çok iş yapmıştı. İplik İş sendikasının örgütlenmesinde de önemli rolü vardı. Hepsi tamam ama yıllardır bir Avrupa ülkesinde yaşayan insanları buradaki faaliyetleriyle değerlendirmekten yanaydım. 12 Eylül’den sonra bir Avrupa ülkesinde en az beş yıldır yaşayanın buradaki performansı özellikle dikkate alınır. Türkiye’de iken iyi şeyler yapmış olabilir ama bu temelde değerlendirme yapılamaz. O yıllar geride kalmıştır.
O günden bu yana neredeyse 35 yıl geçti ve bu sorun aynı oranda olmasa bile halen vardır. Avrupa ülkelerinde kayda değer bir şey yapamayanlar kendilerini çevrelerine Türkiye’de yaptıkları üzerinden dayatmaya çalışırlar. MK’nin diğer üyelerine bu grupla ilgili yazdığım raporda parti çevresinde tutulmalarının yararlı olacağını belirttim. Bizimle birlik olmak isteyeni daha önce bizden ayrıldığı için dışlamak doğru olmazdı. Üyelik başka bir konuydu.
Bu anlayış MK geneli tarafından onaylanacaktı.
1988 yılı sonlarında Paris’te yaklaşık 50 kişi Acilcilerden ayrılacaktı. Bu yapı tam anlamıyla Muhabarat’ın uzantısı durumundaydı. Toplantıda bulunmam için çağırdılar. Konuşma yapmadım, gerek yoktu. Kimseyi de TKEP’e çağırmadım, konumumu herkes biliyordu. Ek olarak hangi örgütte olursa olsun bu tür ayrılıklarda çoğu kişinin her şeyle ilgisini keseceğini de biliyordum. Ayrılanlar arasında sadece İbrahim Yalçın’ın üyeliğe başvurduğunu hatırlıyorum.
İlginç bir durum ortaya çıktı, Emeğin Birlikçileri İbrahim’e tepki gösterdiler. Sığındıkları konu Mihrac tarafından herhangi bir kanıta dayanmadan yapılan suçlamaydı. Konuyla bu kadar ilgilenmelerinin gerçek nedenini bir süre sonra anladım: benim ve Almanya’da üye birkaç kişinin kökeni belliydi ve aynı kökenden başka insanların gelmesini istemiyorlardı. Tipik yöntemleri bize tutmuyordu. Kafakol ilişkileri, türlü çeşitli söylentiler yaymak, yaşadıkları yerde sanki bir şey yapmış gibi üstten konuşmak; bunlar etkisizdi. Bu yöntemlerle etkili olamamalarının bizim geçmişteki anlayışımızdan kaynaklandığını sanıyorlardı ki gerçekle ilgisi yoktu. Değişik silahlı mücadele hareketlerinden gelen insanlarda da aynı anlayış yaygındı: kendini Türkiye’de ikin yapmış olduklarıyla tanımlamak… Emeğin Birliği aynı anlayışın Antep özeli sayılırdı. Sonuçta beni MK’ya şikayet etmeye karar verdiler ve bana da ilettiler. Olabilir tabii, haklarıdır. Normalde MK’ne başvuru bölge organları üzerinde ulaştırılır ama bu arkadaşlardan klasik parti işleyişini bilmeleri beklenemezdi. Bu tür işleyişler onlara yabancıydı.
Sonuçta kendi kanallarından şikayetlerini ulaştırdılar ve kısa süre sonra MK’daki diğer arkadaşlar Emeğin Birliği’ne yönelik tutumumu tümüyle onayladıklarını ileteceklerdi.
Sonraki gelişmelerde de belirteceğim gibi bana iyice düşman olacaklardı.
Olsunlar, ne yapalım!
Burada TKEP’teki ikili parti işleyişi üzerinde durmak gerekir. Yakın gelecekteki gelişmelerde önemle önümüze çıkacaktır.
TKEP’TE İKİLİ PARTİ İŞLEYİŞİ
Komünist partisindeki tipik işleyiş rapor düzenine dayanır. Alt örgütler üsttekine rapor yazar, bunlar merkez komitesinde toplanır, değerlendirilir, kararlar alınır, MK genelgelerle partinin iki kongre arasındaki yönelimini belirler. TKEP’te bu klasik anlayışa önemli ek bulunuyordu: yan ilişkiler üzerinden organları ve çalışmalarını denetlemek… Bu ilişki iki taraflıydı; taraftar düzeyindeki kişilerle bile bağlantı kurulup doğru ya da yanlış bilgiler alınırken, üyeler ve taraftarlar da üst düzeydeki kişilere doğrudan ulaşma yollarını öğrenmiş oluyordu. Sosyalist harekette her örgütte kirli bilgi olduğu gibi çok sayıda insan bilmemesi gereken bilgilere sahiptir; yoğun söylenti ve dedikodu dolaşımı vardır. TKEP’te de benzeri bulunuyordu.
Örnek vermek gerekirse: 1980’li yılların ikinci yarısında Cenevre’den bir taraftar bulunduğu yerle ilgili şikayette bulunmuştu. Bir kişi partiyi sürekli olarak kötülüyordu; parti Türkiye’de yoktu, dağılmıştı vb. Belirlemeleriyle çevresini de etkiliyordu. Bu kişiyle konuşmanın, tartışmanın faydası da yoktu. Kişi, yanlış hatırlamıyorsam, Gölbaşı’ndandı. İzne gidip geliyordu. Evini biliyorlardı. O bölgedekiler kapısının altından ülkede yayınlanan Komünist ve Birlik Yolu’ndan atsalar iyi olurdu.
Fena fikir değildi ama nasıl yapılabilirdi? İstanbul’da sadece benim bildiğim adrese mektup yazmam gerekiyordu. İstanbul ile telefon görüşmelerimiz tek taraflıydı; sadece onlar beni arayabilirdi. Mektup ulaştıktan sonra ilgili alandaki sorumluya durumu bildireceklerdi ve bu da en az bir ay sürer, kişi izine gidip gelmiş olurdu.
O bölgedeki sorumluya ulaşamaz mısın, diye sordum. Beklediğim gibi yapabileceğini söyledi. Doğrudan olmasa bile tanıdığı birisi üzerinden ulaşabilirdi. Telefon edip uygun bir dille talebimizi iletmesini söyledim. Bilgi iki günde yerine ulaşmıştı.
Memleketindeyken yayınları kapısının altından atıyorlar… Kişi döndükten sonra “bunlar her yerde örgütlenmiş” propagandası yapıyordu. Taraftarların bile ülkedeki sorumlu kişilere ulaşması özellikle küçük yerlerdeki örgütlenmeler için geçerliydi. Eskiden beri çok kişi birbirini tanıyordu, ülke dışına çıkan taraftarlar tanıdıklarıyla bağlantılarını sürdürüyordu. Benzer durum belirli oranda İstanbul gibi büyük örgütlenmelerde de geçerli oluyordu. Parti içinde yoğun bilgi dolaşımı vardı ve bunların hangisi ne oranda doğrudur, bilmek kolay değildi. Her MK genelgesinde yan ilişki kurulmasının tehlikelerinden söz ediliyor, yan ilişkiler yasaklanıyordu ama başta MK üyeleri –herkesin aynı oranda yaptığını söyleyemem- uymuyordu.
Emeğin Birliği de bu iletişim ağını kullanıyordu, başkaları da…
İllegal bir partide yoğun yan ilişkilerin yarattığı polise bilgi gitmesi tehlikesine ek olarak hangi bilgilerin ne oranda doğru olduğu da belli değildi.
SOL BİRLİK’İN SONA ERMESİ, LEGAL YAYINLAR VE DİĞER GELİŞMELER
Gorbaçov’un genel sekreterliğiyle birlikte Glasnost ve Perestroyka dönemi başlamıştı. Parti bu politikayı eleştirel olarak destekliyordu. Bu yıllarda TKP ve TİP birleşmeye karar verdi ve Haydar Kutlu ile Nihat Sargın’ın açık olarak ülkeye geri dönecekleri açıklandı. Özal yönetimi ve bakan olan Adnan Kahveci ile anlaşma yapılmıştı; açıklanmamıştı ama biliniyordu. İki partinin birleşmesiyle oluşan TBKP böylece yasal olanakları değerlendirerek yıllardan beri mücadelesi verilen komünist partisinin yasallaşmasında önemli adım atmayı planlıyordu. TKEP dönüşe değil ama bunun iktidarla anlaşma üzerinden yapılmasına karşıydı.
Ekim 1987’de devrimin 70 yılı için yapılan törene katılmak üzere SB’den birkaç kişi Moskova’ya gittik. Yalçın Yusufoğlu, Kemal Burkay ve ben vardık. Burada Haydar Kutlu ile toplantı yaptık. Ülkede hava değişmiş ve döndüklerinde tutuklanacakları belli olmuştu. Haydar Kutlu destek istedi; zor bir durumdu, kibar bir dille ülkeye dönüşün bu şekilde yapılmasına karşı olduğumuzu anlattım.
Kısa süre sonra dönecekler, işkence görecekler ve tutuklanacaklardı. Aramızdaki farklılıklar ne olursa olsun Haydar Kutlu’nun tutumunu takdir ederim. İsmail Bilen olsaydı gerekçeler bulur ve gitmezdi. SB’de konuşulmadan alınan dönüş kararının ardından SB’in sürmesi mümkün değildi ve faaliyetler hızla azalarak duracaktı.
Birkaç yıl içinde İsviçre’de parti komitesi kuruldu, Fransa’da yeterli üye bulunmadığı için kurulamadı. Paris’te bulunan İbrahim Yalçın ve diğer arkadaşlar Fransa Postası adlı dergi çıkardılar. İlk sayısını daha ucuz olduğu için Almanya’da bastık. İçeriği iyiydi ama iki sayıdan sonra sürdürülemedi. Fransa’da Almanya’da Yazın’ın sahip olduğu dağıtım ağı yoktu.
Suriye’de bir ay kadar süren merkez komitesi plenumu yapıldı. Yasal yayınlar –Emek Dünyası ve Emek- yayınlanmaya başlıyordu. Bu yayınlardan ilki işçi gazetesi, ikincisi teorik yayındı. İkisi de aylık olarak yayınlanacaktı. Avrupa’daki derginin adını karışıklık olmaması için Avrupa Emek olarak değiştirecektik.
Emek Dünyası’nın başlangıç tirajı 2000 idi ve bunun yarısı Avrupa’da satılıyordu.
Teorik dergi olarak Emek’e yönelik ilgi iyiydi. Teslim Töre ve ben gerçek adlarımızla yazıyorduk. SBKP’nin perestroyka politikasına yönelik eleştiriler ve uyarılar ilk kez bu dergide yayınlandı denilebilir (Teslim Töre imzasıyla). Ben de her ay sosyalist ülkelerle gelişmelerle ilgili olarak yazıyordum. Almanca ve İngilizce basında çıkan haberleri toplayıp, değerlendirip yazıyordum. Bu da Türkiye’dekiler için önemli bilgi kaynağıydı (o yıllarda internetin çok az ya da hiç kullanılmadığını hatırlatırım).
Genel Sekreter Türkiye’ye dönmeyi amaçlıyordu. Gidebileceği tek yer İstanbul’du ve bunun da alt yapısının hazırlanması gerekiyordu.
TKEP’in Kürdistan seksiyonu olarak faaliyet gösteren Kürdistan Komünist Emek Partisi ayrı parti olmaya ve Kürdistan Komünist Partisi adını kullanmaya karar verdi. Avrupa ülkelerinde de üye ve taraftarlardan isteyenler ayrılıp bu partide yer alabilecekti.
TKEP(L) ayrılığının Avrupa’da herhangi bir etkisi olmadı. Ben dahil neden ayrılık olduğunu anlayabilen de olmadı. Teslim Töre önemli bazı konularda yeni açılımlar yapmaya çalışıyordu. Sosyalizm konusunda böyle açılımlara ihtiyaç olduğu belliydi ve benzeri gelişme başka konularda geçmişte de yaşanmıştı. Teslim Töre belirli bir konuda görüşünü değiştirmiş ve partideki bir kesim de eski görüşünü Töre’ye karşı savunmaya başlamıştı. Emeğin Birliği’nin durumu böyleydi mesela… Örgüt yapısının değişmesini ve partileşmeye yönelme EB’ne uygun gelmemişti. Anladığım kadarıyla TKEP(L)’nin özellikle güçlü olduğu İstanbul örgütünde de benzeri gelişme yaşanmıştı. Teslim Töre bu arada ideolojik konularda daha serbest hareket edebilmek için genel sekreterlikten ayrılmayı gündeme getirmiş, yerine de beni önermişti. Bu talebi Türkiye’deki MK üyeleri tarafından kabul edilmedi. Kabul edilseydi bu sefer de ben böyle bir görevi kabul edemeyeceğimi belirtirdim. Almanya’da ulaştığımız başarıyı, burada yapılanları, bırakın Türkiye’deki örgütlenmeyi, İsviçre için bile genellemek mümkün değildi. Avrupa’da legal olmam ve serbestçe dolaşabilmeme rağmen durum böyleydi, Türkiye’de ise zorunlu olarak illegal olacaktım ve hareket kabiliyetim sınırlanacaktı.
Teslim Töre’nin mesela sosyalist devrimi savunmaya başlaması, bu anlayışın parti görüşü olacağı anlamına gelmezdi. Demokratik halk devrimi anlayışımızla sosyalist devrim birbirine uzak değildi. Bu konuda belirleyici olan ülkenin kapitalist olarak kabul edilmesiydi. Bu durumda ister doğrudan sosyalist devrimi, isterseniz sosyalizme açılan demokratik halk devrimini savunun, arada önemli fark yoktu.
Tahmin edebildiğim kadarıyla kişisel anlaşmazlıklar da bu ayrılıkta rol oynamıştır. Bu ayrılık İstanbul gibi partinin en güçlü örgütünün zayıflamasına neden oldu.
İstanbul örgütüyle Almanya parti örgütü arasında doğrudan görüşmeler yoluyla olmasa bile yakınlık vardı. Merkez komitesinin yarısının TKP’yi savunduğu yıllarda Türkiye’deki örgütlenmeyi tutan İstanbul ise, Avrupa’yı tutan da Almanya idi. Karşılıklı haber göndermeler şeklinde zayıf olarak temaslarımız oldu ama ayrılıkta TKEP(L) tarafında yer almadık.
Bu ayrılık olmayabilirdi ama oldu.
KKP’NİN UYUŞTURUCU TİCARETİ
Almanya komitesinde yer alan Halil isminde bir arkadaş vardı. Çalışkan ve disiplinli bir arkadaştı ve KKP saflarında yer alacaktı. KKP’nin ayrı parti olmasından ve bunun Avrupa’da da gerçekleşmesinden kısa süre önce bana uyuşturucu getirmek ve yüksek miktarda gelir elde etmek konusunda imkan bulunduğundan, bunu kullanabileceğimizden söz etmişti. Halil Elazığlıydı ve Almanya hapishaneleri de uyuşturucu ticareti nedeniyle yakalanan Elazığlılarla doluydu.
“Bunu ne sen söylemiş ol ne de ben duymuş olayım” dedim. Biz böyle şey yapmazdık. Amaç örgüte gelir sağlamak olsa bile yapmazdık, yapanları da kesinlikle onaylamazdık.
KKP bir süre sonra Türkiye’de Newroz adında haftalık bir dergi çıkarmaya başladı. Kağıdı ve fotoğrafların netliğiyle iyi basılmış, masraflı bir dergiydi. İstanbul’da güzel bir de büroları varmış. Derginin her sayısı toplatılıyordu ama Newroz yayınını sürdürüyordu. Türkiye’deki arkadaşlar doğal olarak bunun nasıl olduğunu merak etmişler. “Avrupa’dan iyi para geliyor” diye açıklamışlar. Bizimkiler inanmamış çünkü Avrupa ülkelerinde taraftar ve kadro sayısı olarak TKEP’in kitlesi KKP’ninkilerle karşılaştırılamayacak kadar fazlaydı. Bunun üzerine “Avrupa’da sizde de para çok ama Engin göndermiyor” açıklamasına yönelmişler.
Bu sırada Krefeld’de –bu kentte üye ve taraftarlarımız, ek olarak da derneğimiz vardı- Halil’in uyuşturucu ticaretine girdiği yaygın olarak konuşulmaya başlamıştı. Arkadaşlara ihtiyatlı olmaları için haber gönderdim. Ne yapıldığı bu kadar ortaya çıkmışsa Alman polisinin bunu duymamış olması mümkün değildi, operasyon geliyordu; aman bize bulaşmasın!
Operasyon geldi. Yıllarca aynı dernekte birlikte çalıştıkları için TKEP çevresinde olan arkadaşların evlerinde de polis arama yaptı ancak bir şey bulamadı. KKP üye ve taraftarlarından ise 10-15 arasında kişi tutuklanacaktı.
İsviçre’de yaşayan ve KKP’de sorumlu düzeyde olduğunu bildiğim Sadık Kolusarı’ya (birkaç yıl önce vefat etti) mektup yazarak “sizde de çok para var ama Engin göndermiyor” iddiasını neye dayanarak savunduklarını sordum. Kısa sürede “bizim böyle bir iddiamız yok” cevabı geldi. Demek ki bu iddianın kaynağı Türkiye’dekilerdi, doğrusu bunu hiç düşünmemiştim.
Türkiye’deki arkadaşlara durumu ilettim. Yıllarca birlikte çalıştıkları bazı kişilerin uyuşturucu ticaretine girdiğine inanmadıklarını düşündüm. Kimse böyle söylemedi ama hissedilebiliyordu. Normal karşıladım. Aynı durumda olsam ben de inanmakta ciddi olarak zorlanırdım ama gerçek böyleydi.
Normal olarak konunun beni ilgilendirmemesi gerekirdi. Yakın zamana kadar birlikte çalışmış da olsak KKP ayrı örgüttü, yaptıkları bizi bağlamazdı. En fazla yapılanı yanlış bulduğumuzu açıklardık. Ama bu partinin merkez elemanlarının yaptıklarını gizlemek için beni kullanmaya çalışmaları durumu değiştiriyordu. Sonradan isim olarak öğreneceğim merkez elemanlarının kim ya da kimler olduğunu o sırada bilmiyordum ama şundan emindim: Halil bu işi merkeze danışıp onay almadan yapamazdı. Merkezin şu veya bu şekilde bilgisi ve onayı vardı.
Halil yaklaşık on yıl hapiste kalacaktı, diğerleri daha kısa süre hapishanede kaldılar.
Para kaynağı tükenince dergi kapanacaktı.
Sonraki bölüm değişik konular içermektedir ve kronolojik sıra izlenmeyecektir.
1990 BAĞIŞ KAMPANYASI VE SONRASI
Avrupa Komitesi kurulduktan sonra düzenlenen ikinci bağış kampanyasıydı. Kampanya Almanya, İsviçre ve Fransa’da düzenlenmişti ve en fazla toplayan açık farkla İsviçre idi. İki yıl kadar sonra KKP’nin “Avrupa’da para var ama Engin göndermiyor” söylemi İsviçre’de yaygınlaşmaya başladı. Anladığım kadarıyla geniş bir ittifak karşısında bulunuyordum: KKP’nin bir bölümü, Emeğin Birliği ve İsviçre’den bazı kişiler… Bunlar arasında TKP konusunda müdahale ederek planlarını bozmamızı iyi hatırlayanlar da bulunuyordu. Vahim bir hata yaparak konuyu hemen parti dışına taşıdılar, sosyalist harekette önlerine gelene ilettiler. Aslında vahim hata dememek gerekir çünkü bu insanlar parti işleyişi nedir bilmiyordu, yıllar öncesinin dedikodu ortamının daha da yoğun olduğu partileşme öncesinde kalmışlardı.
İlke olarak üç ülkede de herhangi bir kişiden para almadım; kim ne kadar bağış vermiştir, bilmiyordum, bilmem de gerekmezdi. Toplanan miktarı ülke komitesinden ya da sorumlu kişiden alırdım.
Konu Türkiye’ye kadar yayıldı ve zaten amaç da buydu. MK bana durumu sordu, ben de hesabı gönderdim. İsviçre’dekiler çok farklı miktar toplandığını iddia ediyorlardı ama hesabı ortaya koyamıyorlardı. İnanılması zor ama nedeni şuydu: hesap tutmamışlardı. Hesap tutsalardı konu basitçe çözümlenirdi: iki hesap karşılaştırılır ve arada önemli fark varsa nedeni araştırılırdı. Hesap tutmadıkları için hayali rakamlar savunuyorlardı ve dahası kendi savundukları rakamlar üzerinde de anlaşamıyorlardı; savundukları birkaç rakam arasında önemli fark vardı.
İsviçre komitesi sekreteri olan Ramazan Almanya’daki banka hesabına ek olarak şu kadar miktar gönderildiğini iddia etti. Bu insanlar İsviçre’ye gelmeden önce banka görmedikleri için banka dekontlarıyla havale miktarının hemen ortaya çıkacağını da bilmiyorlardı. İddia edilen miktarla bana gelen arasında üç kat fark vardı.
Merkez Komitesi durumu izlemekle yetiniyordu, herhangi bir tavır yoktu. Sadece Ergun Adaklı bunun bir kültür çatışması olduğunu söyleyecekti ki haklıydı. Benzeri saptamayı Plenum sırasında da yapmıştı; köylülerle kentliler arasındaki kültür çatışması… Anladığım kadarıyla kendisi de bu çatışmayı bir şekilde yaşamıştı. Köylülerle ya da küçük yerleşim birimlerinden gelenlerle büyük kentliler arasındaki farklılık günlük hayatta bile görülebilecek kadar açıktı; oturmamız kalkmamız bile farklıydı.
Bu sırada SSCB’nin dağılmasından sonra ekonomik olarak zor durumda olan Küba için de para topladık ve ilgili ülkelerdeki Küba elçiliklerine teslim ettik. Ardından Küba’ya gitmeyi düşündük. İsviçre’den birisi kadın dört kişi ve ben… Partiler arasında yarı resmi ziyaretti denilebilir. Orada Küba Komünist Partisi’nden yetkililerle görüşecektik.
Ayrıntılara girmeden söyleyeyim, biz Küba’da Havana’da kadın peşinde koşmak, “kızla buluşacağım” gerekçesiyle toplantıya gelmemek için bulunmuyorduk. İsviçre komitesinden iki kişinin durumu böyleydi; dönünce İsviçre komitesini feshettik; bu yetkimiz vardı. Ek olarak en az iki düşman daha kazanacaktım ama ne yapalım!
İsviçre’de aynı dedikodu ortamı devam ediyordu ve bazıları –mesela Pratteln’den Ali Solmaz gibi- karşı çıkıyordu. “Ben, diyordu, kimden ne kadar aldım ve kime teslim ettim, hepsinin hesabı var; siz hesap tutmadınız mı?” Tutmamışlardı. Ali Solmaz sonraki yıllarda vefat edecekti.
Bu arada Türkiye’de 1993 yakalanması oldu, genel sekreter de yakalananlar arasındaydı. Yakalanmayla ilgili yapılan değerlendirmeye göre illigalite gevşemişti. Kötü olan bir başka nokta da parti arşivinin yakalanmasıydı. Benim bile doğal olarak bilmediğim ilişkiler artık polisin bilgisi dahilindeydi. Mahkemede Teslim Töre’nin okuduğu ortak savunmayı basıp dağıttık.
Bu arada hakkımdaki suçlamalar vb. sürüp gidiyordu ve artık hiç aldırmıyordum. Kaybetmişlerdi. Yapılan gürültü feci şekilde kaybetmelerini ortadan kaldırmıyordu. Bu arada dışarıdaki MK üyelerine –ağır darbe alınmıştı ama MK’nin tümü yakalanmamıştı- son diyebileceğim bir mektup yazdım ve hukuğun temel ilkelerinden birisini anlatmak zorunda kaldım: suçlamayı getiren kanıtı da getirmek zorundadır. Kanıtı olmayan suçlama ciddiye alınmaz. Daha sonra bu açıklamanın iyi bir şekilde kullanıldığını duyacaktım: kanıt olmadan suçlama yapamazsınız.
Bu arada BSP (Birleşik sosyalist Parti) kuruldu ve haftalık yayın organı Söz çıkarılmaya başlandı. Derginin Avrupa sorumlusuydum ve her sayıda yazıyordum. Bu derginin yaşamaması için hiçbir neden yoktu çünkü Avrupa satışı ülkedeki masrafları karşılayabilecek kadar yüksekti. Ne çare ki BSP yaşamayacak, insanlar ÖDP adlı başka bir oluşum kurmaya yönelecekti.
BSP’nin sonlarına doğru Almanya’da kongre yapıp yöneticileri seçtik. Kongreye Bülent Uluer ve Seyfi Öngider gözlemci olarak geldi. Toplantıdan önce benimle konuşup olay çıkmamasını istediler. Bu isteğin nedenini anlamadım, ne olayı çıkacaktı ki! İsviçre’de kendilerine böyle söylemişler… Anlaşılan Almanya’da sempatizanın alt düzeyindeki yandaşları birkaç tipe güveniyorlardı. Merak etmeyin, dedim, hiçbir şey olmaz. Ve olmadı da. Ben de yüzde yüz oy alarak yönetime seçildim.
Konuyla ilgili son girişim Fatma İrier üzerinden geldi. O sırada Teslim Töre daha hapishanedeydi, Fatma ile henüz ayrılmamışlardı. Geç olarak Almanya’yı bölmeden bir şey yapamayacaklarını anlamışlardı. Arkadaşlar Krefeld’de düzenlenecek toplantıya gelmememi istediler ve “biz hallederiz” dediler. Ben de gitmedim.
Fatma, Almanya parti örgütünün meşruiyetini kaybettiğinden söz ediyor ve kendisine şu soruluyor: burada hangi sıfatla konuşuyorsun? Sadece parti üyesisin ve Almanya parti örgütü hakkında belirleme yapmak hakkını nereden alıyorsun? Buna cevap vermesi mümkün değildi doğal olarak…
Teslim Töre’nin eşi olmak köylü kafalılar arasında etkili olabilirdi ama Almanya bunun için yanlış seçilmiş bir yerdi. Hiçbir etkisi olmadı.
Son gelişmeyi belirtip bu konuyu kapatayım. Türkiye’den durumu araştırmak için görevlendirilen sendikacı bir arkadaş geldi. Aradan beş-altı yıl geçmiş, türlü çeşitli yöntemler kullanılmış ama başarılı olunamamış ve baştan yapılması gereken işin şimdi yapılmasına karar verilmişti.
Gelsin ve araştırsın tabii ki… Güçler dengesi değişmişti, avantaj tümüyle benden yanaydı. Türkiye’de hapishanede ve dışarıda olan MK üyeleri bütün söylentilere ve dayatmalara ve hatta para teklif edilmesine rağmen –feshedilen İsviçre komitesinin üyelerinden birisi “lehimize karar verin, parayı merak etmeyin” diyecek kadar açık konuşuyordu- lehimde davranmadılar ve aleyhimde de karar alamadılar. Sadece beklediler. Kolay değil tabii… Aleyhimde karar alınacak olursa itiraz edeceğim ve sosyalist harekette çok kişi soracaktı: neye dayanarak bu kararı aldınız? Kanıt yok, dayanak yok ve o zaman aldığın kararı nasıl savunacaksın?
Neyse, arkadaş geldi, bütün Avrupa’yı dolaşıp insanlarla konuşacağını söyledi. Tamam, dedim. Git dolaş, sonra konuşuruz.
Bir ay kadar sonra biraz şaşırmış olarak döndü. 100-110 arasındaki sayıda insanla görüşmüş, herkesin söylediklerini not almıştı. “Bu nasıl iş, dedi. Konuşmaya başlayan herkes ya seni övüyor ya sana sövüyor. Bu insanların hayatını nasıl etkilemişsin!”
Vardığı sonuç, bağış kampanyasıyla ilgili olarak ortaya atılan iddiaların uydurma olduğu yönündeydi.
Türkiye’ye gitti, bir süre sonra yeniden gelmesini istediler ve geldi. Bu kez kısa kaldı ve gitmeden önce bana toplanan bağış parasını hesapladıklarını, benim verdiğim rakama yakın rakama ulaştıklarını, aradaki farkın küçük olduğunu ve yanlış hatırlamalardan kaynaklanabileceğini iletecekti. Bunu nasıl yaptıklarını sormadım. Daha sonra Türkiye’de neler konuşuldu, bilmiyorum. Bildiğim bana karşı hiçbir kararın alınmamasıydı. Diğer tarafın yaptığı parti yıkıcılığı hakkında da susuldu ve zaten ÖDP dönemiyle birlikte TKEP artık yok sayılırdı.
Bu nedenle iki dönem yürütme kurulunda bulunduğum Almanya ÖDP’yi anlatmayacağım. Bu fasıl konumuz dışındadır.
TESLİM TÖRE VE AVRUPA
Teslim Töre tahliye olduktan sonra yeniden hapse girme tehlikesi ortaya çıkınca sürgün olarak İsviçre’ye geldi ve kısa süre sonra açıklama yaptı: Engin aleyhinde hiçbir şey söylemedim. Bu açık tavrın nedeni KKP’nin uyuşturucu ticaretinin gerçek olduğunu öğrenmesiydi. Yıllarca buna inanmamıştı ama gerçek böyleydi. Bu konuda açıklığa kavuşulduktan sonra olayları birbirine bağlamak zor değildi.
Buradan Teslim Töre’nin vefatının birkaç yıl öncesine atlayayım…
İkimiz de Basel’daydık ve KKP sorumlularından Kemal Bilget ile görüştük.
Bu konuyu ne yaptığınız, diye sordum.
Ben bu işte yoktum, dedi.
İşten kastedilenin uyuşturucu ticareti olduğunu biliyorduk.
Bu işin içindeydin diye iddiam olmadı, dedim. Bu konu önemlidir, parti içinde görüşülmüş olması gerekir, bunu soruyorum, dedim.
Bu konuda merkez komitesi kararı yoktu, dedi.
Teslim güldü ve “bari o da olsaydı” dedi.
Halil ile konuştuğunu, malum ticaretle ilgili onayı Sinan Çiftyürek’ten aldığını –şu sıra DEM Diyarbakır milletvekilidir- söyledi. Bekir Reyhan’a verdiğim cevap için beni eleştirdi.
Konu şöyleydi: Bekir KKP’li olduğu sıralarda aleyhimde konuşup duruyordu. Ben de “canımı sıkmayın, Newroz’un Almanya sorumlusu Mustafa’nın evinde yüz civarında uyuşturucu plakası bulunduğunu ben söylemiyorum, Alman polisinin arama tutanağında yazıyor. Dosyayı Türkçeye çevirir yayınlarım” demiştim.
Cevap vermedim, gerek yoktu. Önceden de belirttiğim gibi onlar ayrı partiydi ve ne yaptıkları beni ilgilendirmezdi ama yaptıklarını gizlemek için isim olarak beni kullanmaya kalkmışlardı, burada işin rengi değişiyordu.
Başka şey konuşmadık. İsteyen istediği kadar konuşabilir; kazandık mı, kazandık!
Gerisi önemli değil…
Teslim Töre iltica başvurusu kabul edildikten sonra hareketli bir hayat sürdü. Değişik ülkelere gitti, Kürtlerin televizyonunda birkaç programa çıktı, Avrupa Sürgünler Meclisi’nin çalışmalarına katıldı… Teorik konularda yazı yazmadı. Bunu artık yapamayacağını anlamıştı. Eskiden bu alanda yazılar yazan başka kişiler de aynı durumdaydı ama şartların değiştiğini anlayamıyorlardı; Teslim Töre anladı.
Sorunlar büyümüş, karmaşıklaşmıştı. Üniversite eğitimi görmeden, bu temele sahip olmadan, eskiden yapıldığı gibi kendini yetiştirmek artık mümkün değildi. Ek olarak en az bir yabancı dilin –tercihan İngilizce- iyi bilinmesi gerekiyordu. İyi yabancı dil bilmeden bırakın sosyalizmin güncel sorunları hakkında kitaplar okumayı, değişik ülkelerdeki konuyla ilgili gelişmeleri bile izleyemezdiniz.
Teslim Töre geçmişte teorik olarak büyük iş yapmıştı. Bulgaristan devrimi temelinde sosyalizme açılan demokratik halk devrimi teorisi önemliydi. Başka konuları saymayayım… O dönem bitmişti, şimdi teorik üretim yapabilmek için başka özelliklere sahip olmak gerekiyordu.
Teslim Töre konumunu anlayabilecek akla ve olgunluğa sahipti. Geçmişin teorisyenlerinin önemli bölümü bunu hala anlamamış durumdadır. Bilinenleri farklı kelimelerle tekrarlayarak teori ürettiklerini sanıyorlar.
Ekim 2016’da yayınlanan ve sosyalizmin teori ve pratiğinde değişmesi gerekenleri konu alan Geleceğe Dönüş kitabını iletmiştim. “İlk kez konuyla ilgili bilinenleri tekrarlamayan kitap okudum ama buradaki görüşleri geliştirmelisin” demişti.
Yaşı ilerleyince çoğu kişide görüldüğü gibi tutuculaşan değil aydınlık bir kafası vardı.
BİTİRİRKEN…
Bu bölümde sonuçların yanı sıra bazı değerlendirmeler üzerinde de duracağım.
Deniliyor ki, TKEP’lilerin büyük bölümüyle ilişkini kestin ya da çok azalttın. Bir bölümü için haklısın ama özellikle yönetim düzeyinde seni seven ve çapını takdir eden insanlar da bulunuyor. Hatta denilir ki, içimizde Engin’in çapını ilk anlayan Teslim’di.
İtirazım yok. Bu arkadaşlara yönelik küskünlüğüm, kırgınlığım bulunmuyor. Şurası da açıktır: kendilerinden herhangi bir destek almadan, Almanya parti örgütünün desteği ve sosyalist hareketin tutumuyla esaslı şekilde kazandım. Şunu unutmayalım: sadece politik mücadelede değil genel olarak hayatın her alanında zaman faktörü vardır. Ne yapıldığı kadar, ne zaman yapıldığı da önemlidir. Bugün yaparsınız anlamı vardır, birkaç yıl sonra yaptığınızda anlamı kaybolmuş olabilir.
Bu arkadaşlar tavır almakta hayli geç kaldılar. Malum kişilerin işlediği parti suçlarına karşı sessiz kaldılar, tarafsız kalıp kimin kazanacağını beklediler. Tabii ki böyle yapabilirlerdi, beni desteklemek zorunda değillerdi. Onların desteği olmadan kazandım. Hakkını yememek gerek, tavır koyanlar da oldu ama pratikte etkisi olmadı.
Sanırım buna kimse itiraz etmez, aynen böyle oldu.
Ben de bunu unutacak değilim.
Politik mücadele güzelliklerin yanı sıra pislikleri de barındırır. Bir Alman sözü “politikayla uğraşanın derisi kalın olmalıdır” der. Doğru bir belirlemedir. Ben de bunu yapmaya çalıştım… Psikolojik olarak etkilenmedim diyebilirim. Kaybedenler düşünsün ve bana olan düşmanlıklarını çocuklarına ve torunlarına miras bıraksınlar 35 yıldır unutulmamak da güzeldir.
Keyfiyet bundan ibarettir.
|